9. Kırmızı Otobüs

Bana sarıldı. (-'bana su verdi'- biçiminde de düşünülebilir) Ona yaşattığım acıları anımsattı ve güvenemediğini söyledi hala. Utançla ona çektirdiğim eziyetleri dinlerken kendimin çektiği acılar konusunda onu ayrıntılı olarak bilgilendirmenin gereksizliğini farkettim. Sadece 'Sana ne yaptığımı biliyorum' diyebildim. 'Birkaç sene içinde bunu yaşayarak gördüm.' O anda, o sırada hayatımın tamamını onunla geçirmek istiyordum. Tam olarak neler olduğunu yazarken dahi anlayamıyorum şimdi. Çölün bildik basitliğine alışmış, iklimine uyumlanmış, güneşle ben işte böyle çok iyiyken, cangılda pusulasız bulmuştum kendimi. Vapurla tek başıma dönerken ona aşıktım ve onu kesinlikle bir daha  görmemem gerektiğini tekrarlıyordum kendime. 

İki koltuk bir kanape boş bir evde sabahladık. Kalabalık biçimsiz bir kımıltıya benziyor Aksaray'da.  Doğuluların yüzünde derince çizilmiş alışıldık bir acı, Batılılarda uçucu bir yüzeysellik bulduk.  Alalade günlerdi. Sonra gittiğimiz her yerde akşam oldu. Açık kapıların gölgelerinin birbirini kestiği karanlık alanları gördük. Her anlatılan hikayede bir aldatıcılık vardı. 

Neşeli kahvaltılar, gelecek üstüne konuşmalar sonrası tutulmayacak sözler verildi. Fena taklaya gelmiştim. Onu bir daha görmemeye söz verdim mesela ben. İyiye gitmiyor çünkü. Sokakta yanından geçtiğim herhangi bir kadının bir başkasına "Duygu ile bir daha olmayacak" dediğini net olarak duydum bugün örneğin. Bunu sanki bana bakarak söylemişti. Bunu duyduğuma gerçekten emin olsam bu tesadüfe gülümserdim. Ancak sanırım bir uğultuyu ben öyle yorumlamıştım, kadınsa bakmamıştı zaten. Sadece karşılaşınca gözlerini kaçırmıştı belki.

Sanki bir gerilim bir yerinden birdenbire kesildi.  Uğultulu kırmızı otobüsün huzurlu iç boşluğunda tozlu güneş ışıkları. Şehremini parkı yumuşak bir iç çekişle titriyor. 

İyi bir gündü. İlerde böyle tek bir gün daha olacaksa, insan onyıllarca öylesine yaşayıp gidebilir; istikrarsız, basit, sıradan hatta neredeyse sığ bir hayatı kararlılıkla sürdürebilir, çünkü bir şeylere inanmak, yaşamak ve devam etmek zorundayız. Yirmidört yaşımı yakında dolduracağımı bugün Tugi'yle yaptığımız kısa bir gezinti sırasında yeniden ve şaşkınlıkla fark ettim. 

Astroloji atlasından hala 'fabrika ayarlarında' olduğumu da öğrendim. Benzersiz bir deneyim yaşayan eşsiz bir varlık olduğumuza inandığımızı hissederek, varoluş problemini kısa yoldan halletmeye koyulmuştuk oysa. Hegel'in "ve & ve de" felsefesi (-Hem & hem de gibi de düşünülebilir-) yerine Kierkegaard "Ya & Ya da" yı önermişti. Eh, değişmeyen şeylerdense değişebilir olanlarla uğraşmak daha hoş değil miydi? Öyle değil miydi?

"Korkuyorsun" dedi Tugi. "Ne, nasıl" diye geveledim. "Duygu'dan" dedi. "Onu bu şekilde hayatından çıkaramazsın"