Son 1 2 3...


Son bir

Ben 'ne yapayım'  dedim. Oda benim gibi 'ne yapayım' dedi. Bana bundan daha iyi bir çare bul 'ne yapayım' dedim. 

Bu sözüm üzerine döndü ve dedi ki: Ey hakikat arayan kişi! Her hususta, bu soru üzerinde durda 'ben ne yapayım ?' diye sorda, gönülden gelen cevaba uy.



Ona dedim ki: Gönlü de senin uğruna harcadım, nem varsa hepsini senin yoluna saçtım. Bana şu cevabı verdi: Sen kim oluyorsun ki, birşey yapasın yahut yapmayasın? Seni kararsız eden hep ben idim ben...

Bazen kavuşma arzusu ile perişan oluruz. Bazen ayrılık ateşiyle yanar tutuşuruz. Her ne zaman bu, ben ve sen, benden ve senden kalkar, temizlenirse, işte o zaman, sen ve ben, bensiz ve sensiz hoş oluruz, mutlu oluruz. *                                                                               

Mevlana'ya atfedilen bu dizeleri not aldığım, konuyla alakasız, aslında çok alakalı bir çevre dergisi, yeşil atlas özel sayılarından biriydi sanırım. Bu alıntıyı yazısına katan, bu paragrafın onun eserlerinin hiçbirinde geçmediğini de yazmıştı hemen altına. 'Yine gel...' deki durum söz konusuydu yani. O da başka bir dergiden almıştı ve aldığı dergide de kaynak belirtilmeden bu isim belirtilmişti. Felsefesine uygunluğu,uslup bakımından benzerliği su götürmezdir, şu halde yazan iyi yazmış demekten daha uygun bir yol yoktur.



Son İki


(...) Apartman merdivenlerinden paldır küldür inerken açılan asansör kapısından çıkan kendi yaşlarınmda kumral bir oğlana hızla çarpacağımı anlayınca demirliklere tutunup hız kestim. Yanından geçip gitmem gerekiyordu ancak burda durmuş ona bakıyordum. 


Peşimdekilerin beni yakalayabileceklerini biliyor, kaçmamın doğru olduğunu görüyor yinede  dağınık uzattığı sakalı, umursamaz bakışlarıyla karşımda dikilmiş olan adama bakıyordum. Sakalının yaşlandığında birbirinin içine kıvrılmış resmedilen  bulutlara benzeyeceğini fark etmiştim.   Bazı çok eski haritalarda bu kıvrık sakallar yanına çizilmiş beyaz bulutlar ve beyaz kanatlı melekler  haritanın henüz bilinmeyen yahut tartışmalı yerlerini ustalıkla örterlerdi. Haritayı hazırlayan bilgili ekip tarafından bilgelikle yerleştirilen bu çeşit bulutlar, sakallı adam ve beyaz kanatlı melekleri, büyük  ustalık ve özenle çizilmiş haritaya renk ve güzellik katarlardı. Genelde gidilmemiş yerler olurdu sakalın, bulutların resmedildiği yerler. Oysa şimdiki haritalar ne kadar kuru, gereksizce ölçülü, düzgün ve güzellikten uzaktılar öyle.  "Sen kimsin?" Adam sakalını çekiştirip "Ben bu hikayeyi yazıyorum" dedi. "Ama durumu biraz fazla karıştırınca başını çıkamayacağın belalara soktum" Dönüp endişeyle yukarı baktım, burada durup konuşmamam, hatta düşünmemem hemen kaçmam gerekiyordu. "Merak etme gelmeyecekler" dedi adam. "Onlar merdivende  senin peşinden koşarken..." Gözlerini kısıp bir an düşündü. "Devrilip yuvarlandılar, kafalarını da... merdiven basamaklarına çarparak parçalandılar" Cam küresine bakarak Doroty'ye  gaipten haber veren büyücüyü anımsadım. Yani bu o kadar uydurmaydı ki  'Böyle bir şey hiç olur mu lan?' diye inanmaz gözlerle bakarak,  o an uydurduğu kurgusunda hızla bir çatlak arıyordum,   ama bir yandan takım elbise giymiş gorillere  benzeyen adamların neden gelmediğini de çözemiyordum. Serin apartmanın ara kat merdivenlerine sakince oturup sıcak kahveden yayılan erimiş çikolataya benzeyen kokuyu içine çekti. 'Gerçeğin, inandırıcı olma gayretinin olmadığını' söylediğinde aradığım çatlağı bulmuş gibi "Bunu bir filmde duymuştum" diye yapıştırdım. "O filmi hiç seyretmedin" dedi. Seri adımlarla yukarı çıkınca bir üst katta bahsedilen türde bir manzarayla karşılaştım. Midem kalktı. Geri döndüğümde sakallı adam sırtını duvara yaslamış halde merdivenlere oturmuş mocca aromalı likörünü sıcak kahvesinin içine bolca döküp karıştırıp büyük yudumlarla içiyordu.  "Onları nereden buldun?" diye hayretle sorduğumda, lezzeti su götürmez  kahvesiyle keyifli sırıtışı bir an dalgalandı. Onları nereden bulmuş oluşuna şaşırmama benden daha fazla şaşırmıştı; yukarda yaptığını iddia ettiğiyle ilgilenmeyip kahveye şaşırmama yani.  "Buna mı inandın" der gibi oturduğu merdivende kafasını çevirmeden "köşede satılıyor" diye homurdandı. Koridorun otomatiği söndüğünde yeniden yansın diye elini salladı. Genç olmasına karşın yaşlı görünmek için sakal bıraktığını düşündürecek biçimde sürekli sakalını çekiştiriyor ya da sadece orada olup olmadığını kontrol amaçlı dokunarak yokluyordu. Biraz düşününce, içeri koşarak girerken hayal meyal hatırladığım kahve dükkanının parlak ışıklarını şimdi açık seçik görünce bu defa anlamış olmanın, kavradığına inanmanın lezzetli bilgeliğiyle sırıttım. Ben de gidip üstünde kabartma harflerle sadece Coffee yazan o karizmatik siyah kupadan almak ve derhal  mocca şuruplu likörü sıcak kahveme boca etmek istiyordum. Apartmanın  kat merdivenlerine oturup, gelip geçenlere kendilerini benim yazdığımı söyleyerek nasihatlerde bulunacak ve zor sorularda hemen kupama yumulacaktım. Zaten kumrallığıyla falan beni de andırıyordu. Aydatları muntazaman ödedikten sonra kim ne diyebilirdi? Çünkü böyle şeyler söylenilmezdi ama herkes bilirdi, farkındaydı. Aslında gerçekliğinden kuşkulanılmayacak tek çeşit doğru vardır. Bu da söylenmeyecek konuşulmayacak kadar açık konulardır ve insanlık tarihi bize böyle bir konunun şimdiye dek bulunamadığını defalarca kanıtlayacak zenginlikte deliller sunar. "Gençken... yaşam çok renkli ve envai çeşit eğlence ve uğraşılardan ibaret sanıyordun." dedi. "Kafanı bitmek bilmeyecek işlerden kaldırma şansını bulduğunda dünya bir karnavala dönüşecek ve bu karnavalda kendini kaybedercesine vakit geçirirecektin." 

"Eh.." dedim. "Orası öyle..." Sonra  konuşmak için birşeyler arayarak "Neden buradasın, yazı masasının başında olman gerekiyor şu halde?" dedim. Onun kurgusunun içine çekildiğimi fark etsem de bunda bir tür eğlence bulmuştum. "İşler böyle yürümüyor" dedi. İşlerin yürüme biçiminden hoşnut olmadığını hissettiren bir sesle söylemişti bunu.  Birazdan apartman dairesine doldurduğu deve kuşlarıyla dansedecek, bastonunu koltuğunun altına sıkıştırıp Tanrı'nın işini savsakladığından dem vuracak bir Tom Waits'ti o şimdi adeta. İçinde büyüttüğü kasvetle alay ettiğimi düşünmemesi için sustum ama. 

"Kendimi kaptırıp yazmaya başladığımda yazmaktan duyduğum mutluluk yazmama engel bir hal almıştı." diye başladı. Sessizliğimi anlayışımın derinliğine yormuştu. Hayal kırıklığına uğratmamak için dikkatle dinlemeye çalıştım. "Okuduğu  cümleyi hiçbirşey anlamadan yüksek sesle, sevinçle tekrar etmek gibiydi daha çok. Sonra herşeyi birbirine benzetme hastalığına kapıldım. Birşeyleri sürekli birbirine benzetip durmak yaratıcılığın körelmesi anlamına gelir ki, bir yazar için felaket  olabilir. Tam bu sırada yukarıda bir kapı açıldı, tiz bir kadın sesi duyuldu. Anlatısı yarıda kesildiği için suratını buruşturduğunda, yeniden herşeyin sessizleşip kapının örtüldüğünü, dışarıdaki uğultunun azaldığını ve çığlığa koşan adamların kapıdan geri döndüklerini gördüm. "Kavramların teker teker açıklamasını, başka kavramlarla yapmanın en yüksek örneğini Hegel vermişti." dedi. "Kavramlar zorunlu olarak birbirlerinden çıkıyorlardı. Bizde bir kelimeyi başka kelimelerle açıklıyoruz. Bunu açıklarken kullandığımız kelimeleri de daha başka kelimelerle. Ve sonunda hepsi bir yerden birbirine bağlı olan tek bir bütün ama hiçbiriside kendinden başka hiçbirşey değil, kendinden başka hiçbirşeye benzemiyor. Kesilmiş çim kokusunun verdiği tazelik, canlılık duygusunun ne türden bir tazelik, canlılık olduğunu ancak buna daha yakın ancak daha güçlü bir örnekle benzetmekten sıkılıp aşağı indim."

 "Şimdi, dikkat et" dedi kalkarken. "...seni yazmaktan vazgeçmek üzereyim."

Sözleri bende çok güçlü ancak etkisini ağır ağır gösteren bir ağrı kesici etkisi yarattı. Vücudum söylediklerine endişe dolu kimyasal bir karşılık vermişti Asansörü çağırma düğmesine basıp bana bakmadan "Hayatı işaretler ve ipuçları barındıran bir kitap olarak hayal edip böyle bakarsan çok geçmeden birçok işaret ve ipucu görürsün. Bu, söylenen bir saçmalığa kendince bir mana yüklemek değil. Zaten manalı olanı, ilk duyduğunda rasgele söylenmiş boş bir gevezelik olarak gelen sözlerde derin bir mana keşfetmektir."  Yanımızdan birkaç kişi geçip giderken, açılan apartmanın kapısından reklam kağıtları döküldü, bazı posta kutularında numara ve isim olmadığını fark ettim.   Onunla hemen hemen aynı boydaydık, bu iyi diye düşündüm, kahve de karşıda satılıyordu, likör yan dükkanda ve herşey iyi gidiyordu öyleyse.  Bön bakışımın ayırdına varmış olacak ki "Seni yazmayacağım" dedi asansöre girerken.  Kendi yarattığı ve zannederim içinde yaşadığı kurguya hayli uygun hareket ettiğini teslim etmek gerekir. "..hiç istemediğim halde kaza ve kader notlarını karıştırıp irade konularına gireceğim..." dedi. "Asansör ışığının karanlıkta yukarı tıkırtılarla çıkışını izlerken "Olacak gibi değil" diye homurdandığını sandım. Dışarı çıkıp kırmızı damalı masa örtülerine bayıldığım cafe'den aldığm lezzetli kahveyi deniz kıyısında dipleyip boş kartonu çöpe salladım, sokak köpeklerini kucaklayıp hallerini hatırlarını sordum, şehir tiyatrolarının aylık broşürlerinden çekip, 'hangisi iyidir acaba' diye fuayedeki oyun fotoğraflarından çıkarmaya çalıştım. Hepsi çok güzeldi ama hiçbirisi şu an oynamıyordu. Ardındanda eve gidip, aklıma soktuğu için benimde kafamı kurcalayan şu şeyler üzerine aşağıdaki yazıyı yazdım.

Son Uç :

ALTI PERDELİK TRAJİKOMEDYA

(Yazının bundan sonrası için felsefe sevmez okura şiddetle tavsiyem devam etmemesi yönündedir, çünkü okudukça sıkılacak, sıkıldıkça bunalacaktır ve çok sayın çok kıymetli felsefeci okura önemli not; aşağıda elli tane filozof, zat, akım ve eser ismi geçmemesinin nedeni, (Platon, Hegel, ibn Arabi, İbn Tufeyl, Spinoza, Leibniz vs sürekli sayıklamamak) maçı anlatırken sürekli oyuncu istatistiği ile kesmeyi uygun görmediğimdendir, böyle geniş konuda  yani 'özgürlük, irade ve kader' de çok değerli zatların biri anılsa diğeri eksik alır, ama hiçbiri anılmasa, hafif üslubumuz dolayısıyla daha bile iyi olur.)

'Katil uşak mı, şoför mü, bahçıvan mı yoksa herhangi birinin içindeki Şeytan mı ve Şeytan'ın iradesi var mı?' sorularını hicveden nefis dev eser : 


Köle Aiskhylos'un Takdire Şayan Savunması

Birinci Perde: Dedektifler, mahalleden esnaf, kahveden amcalar, komşular, herkesler  gelirler ve kendi meşreplerince derler ki; 'Ne oluyor lan burda?' yahut, daha fiyakalı olması bakımından tercih edeceğimiz gibi : Köle Aiskhylos'u kim öptü? Sadece çocuklarda ve buna hiç kafa yormayacak saf yaratılışta  insanlarda irade, kaza, kader vs sorular yoktur. 

Onların bildikleri asıl, sezgisel ve saf bilgidir:  Özgür iradem var, istiyor ve elde etmeye uğraşıyorum -her türlü kovalıyorum durumu- Herhangi bir akıl yürütme başlangıçta yoktur. Kendiliğinden hareketinin davranışının sonucunu görür, sonucun ortaya çıkmasına kendisinin neden olduğunu bilinçli farkındalığa getirebilene ise artık ufak ufak bu düzeyden yukarı (yahut aşağı mı demeli, ama madem bir kurgu kuracağız, inşaat için, yahut abidenin üstündeki tozu toprağı atmak  iskele kuracağız, yukarı diyelim) çıkma vakti gelmiştir. Ama henüz daha bu düzeyde iken;

İrade;
Sorulsa yanıt; 'VAR!' olacaktır.

İkinci Perde: Pozitif ve mekanik materyalist temel eğitimi almış (ilk-orta-lise vs), bunları iyice kavramış eğitimli sağlıklı bireyin durumu. O artık, doğadaki herşeyin;  tam fiziksel ve mekanik belirlenimlere indirgeyerek algılayabilir, açıklayabilir ve bunu tutarlı biçimde savunabilir. Eğitimin yüksekliğine yahut bu kavrayışının sahih olmasına bağlı olarak kurgusunu mükemmelleştirir. Dış dünyanın algısından elde ettiği ile yarattığı kurgu dünyayı örtüştürür, eldeki bilgiyle dünyayla yönelir, temel başarıları kendine güvenini sağlamlaştırır, kuşkularını giderir. Ortalama bir insan hayatını bu düzeyde ancak bunun üzerine düşünmeden tamamlar, düşünürse ilerlemek durumunda kalır, ya da geri düşer.   Sosyal durumları, tarihsel olayları, genetik, karar alma yapıları, çevre vb faktörleriyle karmaşık ve çok fonksiyonlu olarak değerlendirme kabiliyetindedir. Bu indirgemecilik bilinen şu ünlü özdeyişi haklı çıkartacak türdendir, öyle ki sadece madde ve yasalar vardır. Evrenin herhangi bir anında bütün parçalarının konumlarını ve devinimlerini bilebilmiş olsaydık, sonrasındaki herhangi bir anı da kesinlikle söyleyebilirdik.  Kurgu tam, eksiksiz ve mükemmeldir, mantıklı ilk aksiyomlarla tutarlı hiçbir kaçış mümkün değildir. Herşey maddi temelli belirlenimlerle zorunlu neden-sonuç ilişkileriyle muhakkak daha önceki bir andan belirlenmiştir. İnsanın irade yanılgısı olsa olsa bu kendisini çözemeyecek kadar karmaşık olmasından kaynaklanmış olabilir. İnsan, biyolojik, sosyal çevre, eğitim, genetik vb olarak sürekli belirlenir, eğitim sadece süreci karmaşık hale getirmekte, sistem aynı biçimde işlemektedir. İnsan bu düzeyde eşya gibi maddi cevherlerin durumundadır hangi neden güçlüyse o yöne hareket halindedir. Evren bir ucundan  herşeyin birbirine dokunduğu  mükemmel bir makine olarak hayal edilir, ruh sahibi ve ruhunsa hisseden olabileceği  tamamen bu düzeyin tartışma ve 'bakış'ının dışında kalır.
Bu düzeyde bilinen doğanın bize açık ilk düzeyinin faydalı bilgisi olan mekanik fiziksel tabakayı ve yasalarını -rasgele hareket etmediğini- algılama bilgisidir, insan bunu o öyleyse, o da öyledir heralde (andırma) metoduyla biyolojik, içsel -ruhani- ve sosyal -toplum, tarih vb-  alemine taşımıştır. Fakat piyasanın içnde olan iktisatçılar, psikoloji, sosyoloji, antropoloji konularına canlı bir arzuyla ilgi duyanlar yahut toplum mühendisleri ya da reklamcılar işlerin tam böyle yürümediğini bilirler. 
Doğanın bir kısımını bu biçimde (düzey, algılama ve yöntemle) çözebilen insan, hayatını garanti altına alabilen sığınağı inşa edip, bıçağını keskinleştirdiğinde gözünü hemen yıldızlara dikmesine benzer bir haldir bu. Bu düzeyin tüm argümanlarına sağlam biçimde hakim olan bir bilgili insana tutarlı biçimde yanıtlaması için;

İrade;
Sorulsa yanıt; 'YOK!' olacaktır.


Üçüncü Perde
(İrade diyoruz hep, özgür irade diye ayrıca belirtmiyoruz, çünkü irade özgür değilse irade olmaz zaten, özgürlük iradede içkindir. Akmayan ıslatmayan su olur mu? O ya buzdur ya da daha başka şeydir)

Yine yolun şaşmadan atlamadan mükemmel biçimde sürdürülmesi halinde evrenin katmanlı yapısıyla  karşılaşılır, varolma düzeyleri müşahede edilir. Bu aslında yeni öğrenilen bir şey değil, sadece bilinenin farkında olunmasıdır. Bu düzeyin inceleyici gözlemleyicisi, herşeyin kendinden daha ufak en temel küçük maddi parçalardan oluştuğunu bilir. Ancak odundan oluşan masadan odun diye bahsetmeyeceğimiz gibi, pek çok varlık bedenini oluşturan daha alt düzeyde kalmaz. (Suyun bedenini hidrojenle  oksijen oluştururken, daha yukarıdaki kediyi; su ve başka şeyler oluşturur, bu yüzden masadan odun, kediden su diye bahsedilmez, çünkü bunlar başka başka şeylerdir) 


 "sen kuşlara kuş derken / ben kuşlara çiçek derim"   (C.Bukowski)
   
Kurgu daha değişik kurulabilse de özetle kimyasal yapı farklıdır ve farklı özellik ve reaksiyon gösterir. Neyden? Daha alt düzeyden ve onunda altındaki atom altı parçacık düzeyinden ve kendinden bir sonrakinden. Kendinden sonraki düzey biyolojik düzeydir ki burada, organizma karmaşık biçimde örgütlenme eğilimine girer. Basit canlılık alametleri gösteren ağaçlar, böcekler vb'den sonra, inceleyenin eğitim geleneklerine, kendi sezgisel düzeyine göre belirsiz bir noktada ruh olduğu izlenimine kapılır. Bazısı bunu ön beyni gelişmiş karmaşık memeli canlılardan başlatırken, kimisi sadece  ruhun insanda bulunduğuna inanır. Yine bu ruh, örgün eğitim ve toplumun kazandırdığı gelenek ve inançlarına uygun olarak beynin fonksiyonu yahut dışarıdan içeriye girmiş biçimde farklı biçimlerde betimlenebilir. Ancak değişmeyen şey ortalama bir edebiyat kitabını ya da psikoloji kitabının içinde neler anlatıldığını aşağı yukarı yakalayabilen ortalama bir sezginin bunun varlığını (değişkenliğini, hareketlenmesini, dalgalanmasını, etkilenmesini, tepki vermesini vs) kavramasıdır. Bu kavrayışını isimlendirişi ve kurgusunun ne olduğunun fazla bir önemi yoktur. Bu varlık katmanlarında varolanların etkileri ve tepkileri farklıdır ve seviyede bunun ayırdına varılmıştır. Masayı itersen ilerler, toplumu itersen kımıldamaz, köpeği itersen dönüp ısırır. Isırmayadabilir, niye ısırsın sevgi dolu bir yaratık, dönüp yalar bile o eli şefkatle, öyle de iyidir köpek, sen niye itiyorsun köpeği? En güzel tepkiyi su verir ama.  İttirsen de o alır kabul eder.  Kabul etmekle kalmaz, bu kabullenişinin etkisini bağlı olduğu denizin en uzak noktasına kadar ulaştırır. Parlak zekalı okuyucu hemen suyun bu yaptığını köpeğin ya da bağlı olduğu evreninde yapacağını iddia edebilir ki haklıdır da, zaten yazıyı buraya kadar hala sabırla okumayı sürdürmüş olan okuyucu, her konuda haklıdır bana göre. Herneyse  varlık, insanda kendi kendini müşahede eder bir duruma gelmiştir artık bu düzeyde, bunun farkındalığı hissedilir. Maddi varlığa da sahip olmayan bir başka alan ortaya çıkmıştır. Bu bilebildiğimiz son alan tinsel alandır. Felsefe, sanat, bilim, kavramlar, din, sevgi vb buradadır. Eğitim geleneklerimiz uyarınca bunların kaynağının bir alttaki düzeyin çıkarsamaları olduğu söylenegeldiği gibi, bu en üst tabakanın altındakilerin hepsini içerdiği türünde, tam tersi bir mantık yürütenlerde vardır. Biz burada katili merak ediyoruz uşak mı, şöfor mü, bahçivan mı? Kurgu önemli değil, nedenleri konu dışı, nasılı konu dışı. Nihayet sonuç tinsel alan vardır. Yoktur diyen sadece neden söz ettiğimizi bilmiyordur sadece, bu bilgi için algı açıklığı gerekmez. Misal yol=hız x zaman deyince, bu yol nerededir, eve giden yol mudur, zaman hangisidir, tavşanın elindeki saat midir? Zaman saatten soyutlama mı, güzellik eserden yapılmış  soyutlama mıdır  burada konu  dışı. Güzel mi değil mi? Güzelse işte o güzel bahsi geçirdiğimiz tinsel alandaki güzeldir, kimine göre asıl güzel de budur. 

Herneyse, ruh sahibi olan, doğa ve tinsel alanın kesiştiği yerde en yüksek var oluşuna erişir. Açıkça anlaşılacağı gibi hep daha yukarıdaki varlık, mesela bir kedi  bedensel olarak, daha aşağıdaki varlıklardan hücre, mide, beyin vb  oluşur, bunlarda daha alt tabakadan su, karbon vb ve bu şekilde gider. Belirleyici olan yukarısıdır. Bir kedi çekirdeğin etrafında elektronun yeterince hızlı dönüp dönmemesiyle ilgilenmez, ilgilenmemelidirde. Yukarı çıkıldıkça farkındalık ve belirleme artar. Sizin tarafından hareketlerinin belirlendiğini fark eden kedi farkındalığının artmasıyla daha fazla belirleyici olabilir. Bu yüzden kedilere çok dikkat etmek gerekir.

Bu düzeyde iradenin imkan(kuvve) halinde halinde bulunduğu, tabakaların birbirinden farklı işleyişleri, insanın bir eşya gibi olamayabileceği de kuvvetle sezilir. Felsefeyle ilgilenmemiş şanslı bir erkeğin ve çoğu kadının eğitimle sarsılmamış ve görüşü bulanıklaşmamışsa zaten doğuştan sahip olduğu, olgunluğuna erince de idrak ettiği bu düzeyin mottosu, 'irademi kazanacağım'dır, hatta o bir anlamda insan doğmuş olarak "özgürlüğe mahkumdur." Ancak bu düzeyi farkındalık ve bilinçle açık seçik olarak bilgisini muhafaza eden insan çok azdır. Çoğu bilir  ama nereden bildiğini bilmez. Nihayet bu düzeyde;

İrade;
Sorulsa yanıt; 'VAR!' olacaktır.

Dördüncü Perde
Geldik daha da az anlaşılan çok civcivli durumlara. Yine buraya kadar yaptığımız gibi öncekini dosdoğru sürdürürsek, yüzeyde kalmayıp derinleştirirsek, yahut aşağıda kalmayıp daha yukarı çıkarsak  yanlış anlamalara müsaitliğinden, sadelikten ödün vermeme gayreti içinde artık çok daha dikkatli ilerlenecek bir yere geldik. Bu yüzden andırma, benzetme, hikaye ile işaret etme yoluyla başlayacağım. Alice Harikalar Diyarında'dan önemli bir diyalog yeter sadelik ve estetikte işimizi görür niteliktedir.


Alice: Ne yönden gitmeliyim?
Chesire Kedisi: Nereye gitmek istediğine bağlı bu.
Alice: Neresi olduğunun önemi yok!
Cheshire Kedisi : O zaman hangi yol olduğunun da bir önemi yok.


Önceki düzeyde, bilginin bize irade kazandırdığı görülmüştü. Bu; ortaya çıkacak 'sonuç' dolayısıyla 'neden'in olmasıdır. Neden, zamansal olarak önce görünmesine karşın, irade söz konusu olduğunda iş tersine gelişir. Eğer yolların nereye vardığını bilmiyorsa seçmesinin bir yararı olmayacaktır. Diyalog şöyle sürer;

Alice : Sonunda bir yerlere varsın da...
Cheshire Kedisi : Elbette varacaktır. Eğer yeterince uzun yürürsen.

Bir önceki imkanlılık düzeyinden bakıldığında   irade burada yoktur. Daha da fenası eğer bildiğini zannediyorsa gerçekleşir. Hayatı algılayışı satranç kareleri, hamleler ve taşlar düzeyindedir, elbette irade algısı da taşı hareket ettirme, sonucu bekleme düzeyindedir. Ama hayat hayli karmaşıksa ve gittiğimizi sandığımız yollar istediğimiz yere, hatta çoğunlukla yakınına bile çıkmıyorsa, o halde 'elbette bir yerlere varan' yolların bize şu halde ne yararı olabilir? Kaldı ki Cheshire kedisine nasıl güvenebiliriz? İnsan, bilgisinin; hayatın karmaşası, zengin ve derin doğası, kendi ruhunun canlı dağınıklığı karşısında acziyetinin farkındalığına varan kararsızlığa düşer ve,  ya bu kararsız durumdan daha aşağı, (biz bilemeyiz düzeyine, seçimlerde zaten iradi değil, nedenselliğin zorunluluğu düzeyine) iner. Söz Alice'ten açılmışken   kafası karışık mantıkçı ve matematikçi yazarımız. üçüncü perdede anlatılan bu 'bakış'ı harika bir biçimde özetlemişti:  



"Eğer öyle olsaydı 
öyle olabilirdi; öyle olsaydı, öyle olurdu; 
ama öyle olmadığı için öyle değil  
Bütün mantık bu."
                                          
Alice Aynanın İçinden
Lewis Carroll



Gerçek ve Kurgu arasındaki rahatsızlık ve uyumsuzluktan kararsızlığa düşenin ikinci yolu da şu anda bahsedeceğimiz hale doğru yükselmek, yahut derinleşmektir. Sonunda yolların hepsi içeriye doğru alınır. Ancak bu düzey hayli değişiktir çünkü şu ana kadar anlatılanlarda hep insanın bilişsel yönü ağırlıktaydı, sezgi ve duygu ikinci plandaydı. Dünya, insanın aklında bir karikatürdü. Bu karikatüre bakarak 'işte bu, budur' diyorduk. Bu gelinen yerde ise varlık, artık parça parça ya da katman katman değil, tam bir bütün olarak algılanır, kedinin parçalarını bilip tanısak ta o nihayet bir kedidir. Kedi farenin kuyruğunu kopardığında, kopan kuyruk yine bir fare kuyruğu olarak kalır, kedi kuyruğu değildir. Bu bir bütün olarak algılayış, bilişsel değil sezgi ve duygu ile alakalıdır. Durağanlıkla, dondurmak, parçalamak ve analiz etmek yoluyla değil (buna; 'anlamak için beynini parçalayıp içeri bakma, sözleri duyup cevap yetiştirme, anlamak için anlamaya çalış' da denir ve işte buna içilir) sürekli hareket halindeliği, akış halinde oluşu sezmekle ilgilidir. Evren her an halden hale değişmektedir. Her an bir öncekinin tam karşılığıdır. Önceki halin tam sonucudur, tam cevabıdır. Bir sonraki anda da bu böyledir ve bu biçimde devam eder. Hakim ile mahkum'un durumunu burada hatırlamak yerinde olur. Hakim, öyle tam karşılığını verir, hükümlerinde öyle şaşmaz, yanılmaz ve kesindir ki , tam da bu sebepten, mahkuma bağlıdır, hatta tamamen mahkumla belirlenmiştir, handiyse kölesidir. Hakim, mahkum'u üzerinde istediği tasarrufu gösterebilecek güçteyken, mahkum, onun hükmü konusunda tam irade sahibidir. Şeylerin temel kendiliğindenci akışı neden ve sonucu biçimindedir. İrade de ise  oluşacak sonuç nedeni ile (oluşacak sonuçtan dolayı) etkide bulunma, irade tasarrufunu kullanma biçiminde gerçekleşir. Etkinin asıl belirleyeni zaman olarak sonda, fikir olarak öncedir. Sonuç, neden olmuştur. (Bir sonraki sonucun nedeni olması bakımından değil, kendi kendinin nedeni olması bakımından) Bu, sonucu bildiren bilgi, zanların ötesindedir, o tümelin bilgisidir ve bu bilgi uydurulmaz sadece öğrenilebilir. Bu içinde bulunulan düzeyin algılayış gerçekliğinin kurgusunda, tümeller de tikelleri belirlerler. Bireysel iradenin aslında bir yanılgı,  sonuca bir vesile olmalık olduğu anlaşılmıştır. Ezelde herşey belirlenmiştir ve zamanı gelince gerçekleşir. Ebediyete kadar herşey bir anlamda 'yazılıdır' SADECE zorunlu olarak gerçekleşen -keyfi olmaktan çok uzak- evrenin kendi kendinin iradesi vardır. Mutlak hakim'in mahkum'unun her an tam karşılığını vermesi vardır.

Bu düzey, irade, özgürlük, kaza, kader gibi mevzularda, bilişsel, duygusal, sezgisel pek çok düzeyde uğraşmış nice kişiler arasında çok az kimsenin elinde tuttuğu bilgidir. Bu düzeyden gelecek bilgi, kalabalık tarafından yanlış yorumlanacağından buradan söz etmemek en doğrusudur, çünkü burada hala ikilikler vardır, vurgunun birliğe yapılması için sonraki ya da bir önceki düzeyden söz edilmelidir.

İrade;
Sorulsa yanıt; 'YOK!' olacaktır.



Beşinci Perde 
Olan ve olduran arasındaki ikiliğin, çokluk ve birlik arasındaki ve nihayet varlıkla yokluk arasındaki ikiliklerin silindiği durum, hal. İkilikler bizim çıkarsamamız, kurgumuzdur. Olan birlik halinde akarken, biz, varlık ve yokluğu soyutlarız, çokluk ve birliği soyutlarız ya da bizdeki onunla oradaki onu görürüz, kurgu önemli değildir, herneyse. Kolunu kaldır emrini verenle, kolunu kaldıran birbirinden ayrı  değildir, ancak  daha yüksek ve ince olması bakımından emri veren 'hakim'dir. Nihayet tek bir cevher vardır, biri diğerine içkin olacak denli incedir, karanlığın bir varlığı yoktur, ışık yokluğudur karanlık. Maddeyi ışıkla gördüğümüz ama ışığı göremediğimiz gibi, maddeyi  de onu yapan bilgi ile algılar, o bilgiyi doğrudan göremez ve ancak madde ile dolaylı biçimde görünür kılarız. Bu karmaşık gibi görünen durum, hayli açık saf bir şekilde sembolleştirilir. Burada çok sevilen 'ayna' mevzusuna girilmelidir, çünkü durumu bundan daha iyi açıklayacak bir örnek daha yoktur ve bu düzeyde bilgi artık sadece sembollerle aktarılır.  Aynada görülen ayna değildir, aynanın yansıttığıdır, ayna, renkleri ve biçimleri yansıtır, böylece renkler ve biçimleri, aynayı görmemize hem sebep olur hemde  perdeler, engel olur. Ayna, olanı olduğu gibi gösterir, kendisi birşey katmaz ya da çıkarmaz,  (Buna 'sen de böyle olmak istersen sende böyle olmak istemelisin' denir ve işte buna kadeh kaldırılır) Bu algı seviyesinde, yapmak ve etmek üzere irade göstermek; isteğini iletmek ve gereğini kendince yerine getirmekle olur. Herşey sürekli bir frekans, titreşim yayar ve herşey iletilir. (Titreşimi yayanın da bu frekanstan daha farklı birşey olmaması bu düzeyde anlaşılmaz, konusu değildir) Bu iletim dışarıda yabancılaştırdığına mektup yollamak gibi olmaz, ama anlaşılması için böyle hikaye edilir. İçeriye doğru kendi kendine yabancılaştığına doğru olur. Evrenin ruhunu hissetmek için uzak yerlere gitmeye, göğe el açmaya ya da başka faydalı şeylerden daha da kolayı kendi ruhunu tanımaktır. Kendini bilen onuda bilir, ne varki, dış, ancak içle, bir çokla; var, yokla bilinir. Görülen herşey biçimdir, belirli hale gelen hep biçimdir, öz onda gizlidir ancak özü anlamak için biçime gitmeli ya da ruhumuza dönmeliyiz. Ruhumuzda bir ayna bulunur.  'Kendi', 'başkası' karşısında bilincine erişir. 

Bu düzeyde iradenin algılanış biçimi değişmiştir, varlık ve yokluğun, nedenselliğin, zorunluluğun, birlik ve çokluğun ötesindedir. Ancak hala algılayış, belirli, biçimsel, bilişsel  bir haldedir, çünkü öz ve asıl olan açık, anlaşılır hale getirilmek için yabancılaştırılmış, bilgi deneyim nesnesinden koparılmıştır. Burası bilginin sadece 'bilindiği' yerdir, sezgisel, anlık kısa zamanlık ruhta çakan kıvılcımlar, müziği duyurmakla kalmaz, hissettirirler. O ana kadar yapılan gelinen yolun hepsi ancak bunun içindir ve bu yoksa, gerisi boş bir uğraş, anlamsız bir çabadır. Bu anlar, bu hallerin bir makam olabilmesi için  bilginin sindirilmesi gereklidir.

İrade;
Sorulsa 'var ve yok' ikiliktir, ikilik yoktur, denilir. 

Hakim-mahkum vb ikilikler olmadığı, ve sorunun algılanışı değişmiştir artık. Tezatlık algısı, sadece algıdadır. (Algı, yorumlama içerir, bilgisayarın ve kedinin, yazıyı ve fotoğrafı yorumlayışı farklıdır, senin farklıdır.) Bir şeyi başka bir şeye derecelendirerek çoğu azı, aşağı yukarıyı, iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı çıkarttığımız bilinse de, bunlar bir temsildir, asıl değildir. Burada bilgi hala bilenle karşı karşıyadır. İki ayrı şeydir. Bir ve aynı olduklarında -nasıl denir- hayal perdesi, zan perdesi, oyun, kurgu perdesi kapanır; başka bir anlamda ise perde aksine kaldırılmış olur, açılmış olur.



Altıncı Perde
Seyirciler trajikomedya tamamlanıp, dışarının ışığı gelmesin diye kapatılan bordo kadifeden ışık geçirmez perde önlerinde açılıp, sokağa kendi hayatlarına döndükleri zaman yaşadıkları durumdur. İlk hale, başka bir düzeyde geri dönüştür, bir notanın, yeni tekrarında incelirken tonun aynı kalmasıdır. Burada saflık, çocukça bir dürüstlük, masumiyet ve kendini farkındalığa taşıyan bilgi, sezgi, his her türlü bakış açısının suyu bulandırmaması ile ulaşılacağı rivayet edilir.  Bundan önceki düzey sembollerle aktarılıyordu, burada aktarım yoktur, ayrılık yok, bilgi, bilen ve olan aynıdır. Deneyim kendi nesnesinden ve onu deneyimleyenden ayrılmaz.

Soru 'ne oluyor?'  sorusu idi. O  sırada rüzgar esiyordu. Mağarada, önceki halinden başka, öteki bir halde rüzgarı ve esmenin nasılını nedenini öğrenen, kelimeler mağarasından   perdeyi açıp dışarı çıktığında rüzgarı hisseder. Bu durumda biri 'ne oluyor?' diye biri sorarsa o da derki 'rüzgar esiyor'. Soran da onun kadar iyi biliyor, ancak bildiğinin farkında değil. Bu daha da güzel belki ama kapıda kıvranıp durup sonunda herneyine yenilirse yenilip, trajikomedyada bir koltuk almak üzere bilet kuyruğuna yollanacaktır.

İrade;
Sorulsa yanıt; 'NAH orası!' olacak, trajikomedyanın oynandığı salon işaret edilecektir.

Ama irade orada mıdır? Hayır. Ama yanıt oradadır. Peki irade nerede o anda? Hikayede rüzgarın bilgisine sahip olan, iradeye de hali hazırda sahipti. Farkındalık, kendi kendinin bilincine erme, kendini tanıma falan derken saatte epeyce geç oldu, ben kaçıyorum hacılar...