k a r a l a m a  d e f t e r i   X V I I

Belirli (s.) Başka bir şeyle karıştırılmasına yol açmayacak biçimde ve kesin olarak sınırlanmış ya da kararlaştırılmış olan.

Doğal ve kendiliğinden olan. Tartışmaya açık olmayan.

Evlere aynaların içinden grip çıkablen kahramanlar.

her aşk ilk aşk gibi. ve böyle olmadığında aslında  hep bir şeylerin devamı sanki.

Öfkelendirecek kadar açık, reddedilemez. Kaçacak, saklanacak bir yer bırakmayan.

“argüman” kelimesini hiç bugün olduğu kadar komik bulmamıştım . “argüman” ahahahaha

Kavranamaz ve dolaysız.

Ahşap uzay gemisi projesi, fırtınadan geçerken yukardan yağmur suları sızmaktadır kaptan geminin  çatlaklarına derhal kova konulmasını emreder. Kadınlar camları silerler el beziyle flan böyle bir gemi. (atılganda hiç görmemiştik el beziyle teğmen ohara bi toz alsın yerleri paspaslasın) –son tekn.  yapılma şansı vardı ama estetik nedenlerle bunu tercih etmişler,  neredeyse . .. . .bir servete mal oldu . tanrım dedm 12 mlyon dolar dur bakayım mhmm ne kadar ediyor –tam olarak 12 milyon dolar diye açıkladı. “ . …. … .nın manyaklığı.” Gemide süper s ile tanışır s  değişik kostümü içinde ona silahını gösterir ve der ki bu bir oklava. “Oklava elbette ama ışın kılıçlarına karşı koyabilyor ve ucundan lazer falan çıkartıyor değil mi” dedim. Hayır dedi. Sadece oklava bununla şu biçimde vuruyorum. (gösterir) 

Aklıma “peki ama bir lokomotif bunu yapabilir mi?” sorusu geldi. Bu bir kitapmış. 

Bazen düşündüğümüzde, (kendimizi düşünüyor halde yakaladığımızda) belki şunu sormalı “aslında neyden kaçıyoruz?”

Kalan başka herşeyi “geri kalan diğer bütün o şeyler” kategorisi altında toplayan.

Aktarılamaz ve açıklanamaz olan.

Tam bir çaresizlik hali, mücadele edebileceğin hiçbirşeyin olmaması.

konuyu kapatmak.




alalade /  âlâ  /  gelişigüzel  bknz. gelişigüzel iş yapmak.

Klavyeden şapkalı a çıkartabiliyorum, Eh bu da hiç fena değil shift+3+a = â

Harezmi yolu (Algoritma)  iyi tanımlanmış kuralların ve işlemlerin adım adım uygulanmasıyla bir sorunun giderilmesi veya bir sonuca en hızlı bir biçimde ulaşılması işlemi. Bu işlemler sırasında takip edilen yaklaşım.

Denge evladım denge. Bknz. Ezbere iş yapmak.

–başkalarının koşarak yaptığını ben yürüyerek yapmaya çalışıyorum



(Hagi’ye kariyernn son yıllarında niye orta saha da öylece duruyorsun niye hiç koşmuyosun diye sorduklarında)


Neo, mimarın yanına giderken bi tepsi baklava da götürseydi ne olurdu sorusunun paralel evrendeki cevabına dair senaryo
-Sana altı saatlk Nick Gave kürü yazıorum cnm

maval   "faydasız lakırdı" 

yeniden dolaşıma sokulası, popüler olasıca kelimeler listesi 


*abes *abesle iştigal *adabımuaşeret *adamsendecilik *afacan *ahbaplık (etmek) *hoppa (yaradılışlı) *âlâ *aleni *andavallı *alicenap : b. s Ar. Fırsat elinde iken öç almayan, düşmanı ocağına düşecek olursa onun elinden tutan , gönlü ulu, gönlü yüce, yüce gönüllü. asrî : zamanın yeniliklerine uyan, çağa uygun, çağcıl, yeni usul.



Fatal error!!!


önemli not: sürprizli bir şey olmadan ve KABIZ gibi asla hikaye anlatma.

Hayatımın geri kalanını Pink Floyd olarak  geçirmeye karar verdim asdsfaadadgasdfsda

Kedi ile girilen diyaloglar

-miyav
-miyav mı, miyav ne lan_?
-miv
-yuh,önceki daha iyiydi
-miyav
-tamam neyse.

Evet, ben evrenin gözleriyim,  kendi içime bakıyorum ve  ne görüyorum biliyor musun? Üç tane boş miller şişesi. 
(miller / Genuine Draft / alc %4,7 )

Parkta sarı kelebeğin peşinden koşan çocuğu ısrarla  yanına çağırmak

Kendi kendine referans veren kitaplar (bknz a.g.y.)
(manasızca uzatılan not: ama nasıl neden öyle ? =>  çünkü bakınız adı geçen yapıt / kendini refere eden açık kitaplar, çünkü öyle, bknz nasıl da öyle)


Yeni test : Bakmadan Söyleyebilir misin?

1) Fred çakmaktaş taş devrinde hep aynı kıyafeti mi giyinirdi?

2) Bilardo da mor topun üstünde hangi rakam vardır?

3) neo’nun ünlü mimarla konuşma sahnesini hepimiz hatırlıyoruz, peki ama neo mimara aslında ne sormak için gitmişti?

4) Küçük çocuklar bulutları neden mavi yapma eğilimi içindedir? 

5) Paris’te eyfel kulesini, New York’ta özgürlük heykelini görmek istemiyorsan en garanti olarak nerede durman gerekir?

6) Michael Jackson’un uzun dönem kolundan çıkarmadığı bant neyi simgeliyor ya da neyi hatırlatmak için olabilir? (Kütüphane kolu olabilir mi?)

7) Kuçu kuçu denildiğinde aldırmayan bir köpeğe pisi pisi deyince bakmasının nedeni aslında ne olabilir, bu köpek ne düşünmektedir?

8) Bir işçi bir işi 5 günde yaparken altı işçi neden 4 haftada yapamamaktadır? (bknz İşçi problemleri)

9)İlk yapılan dijital hesap makinesinin ağırlığı ve boyutu tahminen ne kadar olabilir?

10) Peri masallarındaki ejderhaların ağızlarından ateş püskürterek yakabildiklerini biliyoruz, peki bu hayvanlar ne yer ne içerler?

11) Google logosundaki o’lar hangi renklerdedir, birinci ve ikinci?

12) Tom Waits ve Elton John’un birlikte çıkardıkları yedinci solo albümlerinin isimleri nedir?

15) 13 ve 14. Sorular ne olmalıydı?


bir dünya saklıdır pervasız duruşunda
                                        
                                         pablo neruda


  
 böylece kimse bilmez
 ve anlamaz hiçkimse
                    
                                                        pablo neruda


"Bildiğin kadarıyla bütün evrenin aslında güneş sisteminden ibaret olması seni şaşırttı mı maria?" Maria şimdi çekilip alındığı güneş sistemi maketine bakıyordu. Fişe takılınca çalışan ve dönmeye başlayan, fişten çekilince de duran cinsten. Oysa en son Grondland’a vardığını anımsıyordu. Orada bütün evreni yöneten dev bir kar küreme makinesine inanan bir kabile ile karşılaşmıştı. Şimdi ise buradaydı, soğuktan donarak ölmüş olup olamayacağını düşündü. Yanındaki adamın onu  içinden çekip aldığı ve halen dönmekte olan güneş sistemini gösterirken “Gördüğün gibi geriye kalan sadece bir görüntü, yıldızlar falan işte  sonsuzluk duygusu veriyor”. “Sonsuzluk duygusu” diye tekrarladı maria. Şimdi bildiği herşey bir ilkokulun fen laboratuarında devinip duran bir avuç sisli aydınlıktan ibaretti. Kapıyı örtüp dışarı çıkarken “burası bir kasaba ve sadece 600 kişi yaşıyor” diye açıkladı adam. “Sonsuz olanaklarla dolu sonsuz boyutlara gidip gelebilen birkaçyüz kişi. Kasabanın dışında da başka hiçbir şey yok. Altı yöne de yüzlerce yıl gidebilir ve hiçbirşeyle karşılaşmayabilirsin.” "Peki bu kasaba nasıl aydınlanıyor, güneş gibi bir şey de yok ki hiç." “Nerdeyse sürekli aydınlık” dedi adam. “Nedeni belirsiz ve ufka doğru ne kadar yürürsen yürü,  ulaşamıyorsun.  Herneyse, şimdi herkes tiyatro salonunda, çıktıklarında tek tek tanışabilirsin. Lanet olsun ekstra turşu istemiştim” Geldikleri hamburgercide siparişi getiren robota öfkeyle bakar. “mükemmel olmak kolay değil” diye tekrarlar robot programlandığı biçimde. “bunun için altı hafta çalışmalısınız” “Tatsız durumları geçiştirmek için  hazırlanmış bayat bir espri” diye homurdandı  adam “Kaybol şimdi.” Maria hamburgerini ısırırken “sigara var mı bari” dedi. (Bunu aslında ilgi çekmek için söylemişti)  “Sigaraya başladım ben. Buraya gelirken beyaz beyaz plastik file içinde plastik toplar, yaldızlı cips paketleri, boş gazoz kasaları arasında bir bakkal gördüğümü anımsıyorum”.  “Sadece kırmızı winston soft” dedi adam. “laytı da yok”  Çatık kaşlarıyla turşu konusuna hala  içerlediği belli oluyordu.

Ha bir de klavye var şişelerin önünde (siyah ve Q)






k a r a l a m a  d e f t e r i   X V I


Sana kelebeklerin hafifliğini getiriyorum
Ve çölün sessizliğini (orada bir yerde duruyordu, artık senindir)
Ve dalgaların sabrını (onu da sabah biri kapıya bıraktı) her gün yeni
-bir de kendi geçmişinden yapılmış insanların ağır yükü konusu var-
Bulutlar geçerken zaman yavaşlıyor
Ama önce sana tekirlerden bahsetmeliyim

Çünkü Tekir Gibi Kedi Yoktur

Tekir gibi kedi yoktur (yoktur)
Tekir gibi kedi yoktur (yoktur)  
Tekir gibi kedi yoktur (yoktur)  
Tekir dediğin, kedi gibi kedidir
Tekirler mahallenin medarı iftaharıdır

Bir tekirin rengi nedir, hiç kimse bunu söyleyemez
Bir tekir aslında ne düşünür, bunu da bilemeyiz. (öyle kolay değildir)

Tekirlerin hiç aceleleri yok gibidir önce
Ve sonra birdenbire akıllarına bir şey gelmiş gibi kalkıp koşmaya başlarlarsa,
Arkasından bakarken şöyle düşünürüz
Tekir gibi kedi (gerçekten de!) yoktur
Tüyleri koyu, parlak, kısadır ve hiç şişmanlamazlar. Şehir, kasaba ayırt etmeden dünyanın herhangi bir yerinde olabilirler.
(Önemli bir problemleri yoksa) Veterinere de gitmezler, neredeyse hiç.
Uykuları hafif ve çekingen tabiatlıdırlar.
Eğer bir fareyle başa çıkamazsam evime bir tekir kedi alırım. 
Çünkü tekir, kedi gibi kedidir. Bu kısım önemlidir ama tekirler umursamazlar.
Sonuçta, tekir gibi kedi yoktur (yoktur)

Çöpten fırlayabilir ya da bakkala giderken birden karşımıza çıkabilirler. Sizinle gelmezler ama olur da eve götürürseniz hop diye balkondan atlayıp kaçarlar (çünkü hemen sıkılabilirler)

Bir tekiri kol ve bacaklarından tutup POF POF diye kanapeye vurarak sevemezsin ya da kucağının açığında tutup ta ta ta ta diye makineli tüfek gibi ses çıkartarak eğlenemezsin. Bu konuda bazı cins kediler gibi  hayli mesafeli davranırlar. (Ama cins olmadıkları için mesafeli oluşları tam kavranamaz / ya da belki bunu gururumuza yediremeyiz, bunu kabul etmek bize zor gelebilir)

Tekirler diğer kediler gibi hep göründüğünden daha fazlasını biliyormuş havalarıyla bizi efsunlamaz, oldukları gibi davranırlar. (Tabii bu, onların aslında ne bildikleri hakkında bir fikir sahibi olabileceğimiz anlamına gelmez)

Kediler bilindiği gibi bizi pek kaale almadıkları gibi aslında pek de sevmezler. Dahası bunu bizden saklamak nezaketini  göstermek konusunda da hayli isteksiz davranırlar. Ama tekirlerin böyle sorunları olmaz. 

Yani sonuçta tekir gibi kedi yoktur (Bunun üstüne konuşmak dahi yersizdir)

Not: aslında yazmadan önce de biliyordum tekir gibi kedinin olmadığını / yine de emin olmak istedim.






yeni tavşanlar / karalama defteri XV


Doğa, “Bugün nasılsın?” sorusuna sanki kendi özel diliyle hep aynı karşılığı veriyor 
“İşte böyle…”

Dünyadaki her sorunun cevabı aslında miyav ya da meow’dur. 
Bilgelikse, duruma göre hangisi olduğunu şıpadanak çözebilmektir. 

Eğer bilmiyorsan, kızların bacaklarına bakarak kopya çekebilirsin.

En başlarda açık unutulmuş bir parantez ( yüzünden bütün yazılanların aynı parantez içinde değerlendirilmesi.

Uzayın, güneşimizden onlarca ve yüzlerce kat büyüklükte milyonlarca ve milyarlarca yıldızla dolu olmasına karşın her daim (ama hep! / her zaman!!) karanlık olması manidardır.

“alice (?!) eline aldığı kalemin hep yanlış yazdığını gördü.
“o kalem hep yanlış yazıyor”

Yokluk mu, varsın olsun. 
(çeviride kaybolanlar özel bölümü)

Takıldığın yerde bana bak, diyen bir dünya.

Otlaklarda hayvan otlatma hakkı, savaşların en büyük genel nedenidir. 
(çooookça uzun bir zaman)

Yine düşüncenin bulanık karanlığı ne yapacağım?
(ilk önce düşünüyor sandım ama şöyle dedi)
Hımmm sesine akort et kendini

Part time doğum günlerinde palyaçoluk yapan gencin parasını ödemeyenlerle o kılıkta tartışması. Komik olabilir.

Orada Olmak İstediğim Yer.  tatil kitabı ismi olabilir.

Dünyayı ele geçirmeye çalışan dev kahve makinası.  Komedi/Korku

Hakikaten şu şöyle, bu da böyle olabilir.

Başparmağımın üstüne bir adam çizdim, kıvrılınca eğilip selam veriyor. Son günlerde bu gibi işlerle uğraşıyorum sıkça.

Fin.






yeni tavşanlar / karalama defteri XIV

A B C D E F G

harfler kişinin kendini özdeşleştirdiği köklerini simgeler. (simgeliyor) Zaman zaman bu karşıtlık içinde bırakılarak kişiye “birey” olma, “nilüfer” olma şansı (farkındalık şansı) sunulur. Bu, kişide derin bir çatışma hali yaratır. Bu, sadece bir halidir ancak kilit noktalardan biri. Maria’da hikayeleştir,kullan.  Ve bu süreklidir, ilkleri; yaşanan kararsızlıktan ötürü bir sınav (sınama) olarak algılanabilir. Önemli ve ikinci nokta da şudur. Birey olabilmiş kişi, vicdanı ile egosu arasında bir seçim yapmak zorunda kalır. (Bu noktada doğru ya da yanlış yoktur (kişi için) seçimler ve olası sonuçları vardır.






















Yumuşak G

Savaş stratejisinin temelinde, (klasik düşünüşte) üstünlüklerin avantaja çevrilmesi (bunlardan yüksek düzeyde fayda sağlanması) var. Fakat genel işleyiş bize şunu gösterir ki (uzun zaman içinde) kazanmak için bunu yapmak, karşı tarafı müşgül durumda, aciz durumda bırakır. Bu da karşıya hiç yoktan “haklılık” kazandırır. (olayların kendiliğinden ilerde rollerin değiştiği bir yere doğru çekilmesi “gizemi”) Yani kazanmak iki ucu boklu bir değnektir. Bu yüzden şiddet, haklı ve güçlü olunduğunda dahi ancak acz içinde kalındığında kullanılabilir. Bu strateji, vicdana da uygun olmakla beraber, tamamen vicdandan azade ancak uzun zaman dikkate alınarak yapılacak çatışma halinde tamamen matematiksel (doğanın, evrenin matematiği) bir bakışla bakan soğukkanlı bir liderin karar alma biçiminin de temelini oluşturur.

Bu yüzden kolay aslında zor, güçlülük aslında zayıflık ve kazanmak / kaybetmek olabilir.

*ancak “boyun eğme” mek durumu asla kör bir inatlaşma hali değildir, bu nokta da önemlidir.

*bazen yandaki sayfada yazanları fazlasıyla iyi bilen üstün ve yüksek varlıkların güç kullanmaya karar verdiklerinde, özellikle böyle bir mağduriyet (masum, iyi, haklı ve zayıf olanın mağduriyeti elbette) durumu yarattıklarını ya da böyle bir durumun oluşmasına özellikle göz göre göre izin verdiklerini düşünüyorum. Elbette yanılıyor olabilirim. Hayli saçma görünüyor ama (ya) doğanın işleyişini, evrenin yasalarını değiştiremiyor, dışına çıkamıyor ama sadece bunun bilgisiyle hareket edebiliyorlarsa… (büyük o kadar da büyük, küçük o kadar da aciz değildir denebilir, şu halde büyük de küçük olabilir) (*2 kaldı ki bir de serde “mücadele ettiğin şeye dönüşme laneti” de var, )

kedi kasabası

filmi tamamlayabilmek için olayları sürekli bir ekşına ve (ucuz basit ve uyduruk) duygusal patlamalara bağlamaya çalışan karakterlerle dolu ekşın filmleriyle dalga geçen holivıd komedi filmi senaroyosu -hey dostum lanet olsun!!

temiz kaşık yok neo hepsi makinede

…uyku önemli hacı. Bi kalkıyorsun berbat bir gün. 3 saat daha yatıp bi daha kalkıyorsun hah bu güzel bir gün. Uyanayım basitçe…


BECK’S 

Şampiyonların 
Kahvaltısı

iliminatinin sırlarını çzödüğünü iddia eden ünlü arkeolog ornella mutti  konuştu. Sırlar mısır piramitlerinin içindeki gizli bir odadaki hiyerogriflerde açıkça belirtilmiş.

(hiyeroglif yazısı biçiminde çizilecek bunlar, o zaman komik olaaar)

Tutam Ka’mon men seni
/ çayıma banam men seni
/akşama baban gelende oy
/şekere gatam men seni


yazıldı mı kontrol et daha önce. Eski radyo görüntüsünde 8 kanallı bir radyo. 10-60’lı yıllar arası müzikler. Her bir kanala bilgisayara USB ile bağlayıp3 saatlik birer liste atılacak. Kanalın çevirme düğmesi döndüğünde bir listeden diğerine atlayacak, kaldığı yerden değil rasgele bir noktadan başlayacak, geçiş efektleri gerçekçi olacak. Piknik, balkon, kumsal ve mutfak için ideal. Pulp tarzı bir reklam posteri, ellili yıllardan kalma. Bir kanal klasik, iki kanal birbirinden farklı Jazz iki kanal pop bir kanal rock. Bir kanalda gerçek eski radyo programlarının seçilenlerinden oluşacak, radyo tiyatroları falan da konulabilir. Dışarıdan tamamen eski bir radyo gibi görünecek ve taşınabilir olacak. 

Duyum ve algı biparagraf basitçe
Gerçeklik farklı duyumlarla beyne iletilebildiği gibi her duyum da kültür, genetik vb etkenlerle orada yeniden şekilleniyor ve farklı algılanıyor. (gerçeklik 'algı' tarafından yeniden mi yaratılıyor yani, ne demeye getirmişim anlamadım)

onyedi yaşlarında falanken deftere not almıştım; Ben, evrenin gözleriyim, kendi içime bakıyorum. Sonra unuttum bunu (malum) iş, güç ve yaklaşan üniversite sınavları.

Hiç tanımadığın birini çok özlemek.



yeni tavşanlar / karalama defteri XIII

-zen version-








yeni tavşanlar / karalama defteri XII

_tavşan kanı edition_

 Alien filmindeki yaratık göründü ekranda. Bu koca kafalı yaratık kocaman dişleri olan koca ağzını kurbanına doğru öyle açtı ki içinden daha küçük başka bir Alien kafası daha çıktı; o da ağzını açtı ama ısırmadı çünkü içinden daha küçük bir Alien kafası fırladı;  sonunda altıncı kafa bir pirananın ki kadar küçüktü ve dişleri de o boyuttaydı. Kurbanına yaklaşıp burnunu hafifçe koparmadan ısırarak onu uyardı. Hep birlikte ve merakla izliyorduk ki birden bire yayınlar kesildi ve sonradan öğrendik ki yayınlar tüm dünya genelinde kesilmişti. Ufak bir monitör başında yine bu Alien’a çok benzeyen kafalı bir yaratık şöyle konuştu ve tüm dünyada her yerde bütün kanallar aynı  anda onu gösteriyor, altyazılar da uygun biçimde belirip kayboluyordu. “Daha önceden haber verildi, şimdi yerçekimi deneyine başlayabilirsiniz. Şimdi insanlar, sakin olun, birazdan yerçekimini yüzde beş oranında azaltacağım buradan. Daha fazla yapmamamızın nedeni şu an trafikte bulunan araçlar ve uçaklar gibi son derece pratik nedenlerden ötürü.” Ve önündeki klavyede birkaç düğmeye bastı (şaşırtıcı derecede bizim kullandıklarımıza benziyordu) Önce bir şey farketmedik. Ama sonra o ana tanıklık etmeye hazırlanmış olan bilim adamlarından hayret verici açıklamalar gelecekti. Beş dakikanın dolmasına az bir zaman kala yaratık gene ekranda göründü ve hırıltılı bir sesle şöyle konuştu: “Bir dahakine -bu uyarı dikkate alınmazsa- ısı derecesini iki derece arttıracağız ve sonra geri alacağız; bu, halk kalabalığı tarafından da kolayca gözlemlenebilir. Herneyse, sabit fikirlisiniz ve bu yüzden acı çekiyorsunuz, bunun üzerine düşünün. Kimi, bir odadaki basıncı düşürebilir, bir başkası büyük bir salonda yerçekimini sıfırlayabilir, biz daha fazlasını yapabiliyoruz. Sizi korkutmamak adına daha fazlasından ne kastedildiği gösterilmeyecek. Sabit fikirlilik herhangi bir bölgeyi çok iyi bilmeye yahut bildiğine inanmaya dayanır. Bu düşünsel alanda insan kendini güvende hisseder ve bu yaptığı ona huzur verir. Başka bilinmezler ise ona güvensizlik duygusu aşılar ve hiçbirşey bilmediği bu yerde varlığını tehlikede hisseder. Temel güdünüz hayatta kalma ve güvenlik olduğundan, böylece  genel olarak bu durumu reddetme eğilimi içine girersiniz. Kendi bölgenize bir mutlaklık yükleme arzusu duyarsınız. (Bir ipi çekerek hayli yıpranmış eski ve büyük bir kağıt grafik açtı) Korku arttıkça körlükte artar. Burada ışık sıkalası var. Siz buradasınız. Tam kapatacakken yeniden dönüp “ve kendi görebildiğiniz kadar olan evrende toplu iğne başı kadar bile yer kaplamıyorsunuz. Şişkin bir egonuz var” El sallayıp kapatmıştı. Televizyon kaldığı yerden normal yayına bir anda geçince herkes dönüp bu konuda mutlaka bir şeyler bilmesi gerekiyormuş gibi Maria’ya baktı. Maria başını sallayıp hiçbirşeyden haberim yok manasında “bilmiyorum” dedi. Altın sarısı ve beyaz bir elbise almıştı. Kimisi bu elbiseyi beğendi, kimisi ise hiç beğenmedi. Elbisesini gösterirken “bazı son teknoloji bilgilerinin ilhamını başka yerlerden aldığımızı düşündürdü bu” dedi. "Bir anda televizyon yapmak aklına gelen adam mesela. Radyoya bakıp bunun görüntülüsünü yapmak lazım diyen ilk insan çok tuhaf biri olmalı" (MaRia’s Game)

* ne nedir, niye öyledir isimli yazı. (biri yazsa da biz de okusak)

* kurşunkalem. (çok sert) tükenmez. (fazla iddialı) klavye (daha romantik)

(…) şu ve şu olmayanlar, a ve a olmayan başka herşey. Kalıcı zannedilen zihinsel konumlanmalar –siper kazışları- (ve hep savunmalar / hep savunmalar B.O.)

Bu, akan bir suyun, doğayı, engeller ve akışına yardım edenler olarak (ikiye ayrık biçimde) görme saçmalığı. Hayır, sadece taş, taş; kaya, kaya, devrilmiş bir kütükse, devrilmiş bir kütüktür ve sen akarsın (eğer yapabilirsen) (*didaktik olmaktan çıkar, hikayeleştir ve Maria’da kullan)

* Çocukken Doğan Kardeş'te Çocuk Hakları Evrensel Beyannamesi yayınlandığında çok sevinmiştim. Okuduğum hakları sanki o gün kazanmışız gibi nedense. (İnsanoğlu aya çıkmış!! gibi de düşünülebilir ; )

* İnek Şaban, Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfı isimli kitabında yarattığı onlarca karakterden bir tanesi. Fakat daha sonra sadece bu karaktere ve bu karakteri oynayan hep aynı oyuncuya onlarca film çekildi. Şimdi bu karakter kime ait aslında? Esini veren ya da getirenlere mi, işleyip kurgulayan ve tanıtan yazar Rıfat Ilgaz’a mı, yoksa canlandıran oyuncu Kemal Sunal’a mı? Ama belki de bu karaktere yaşama şansı sunanları da listeye eklemek gerekir. Seyirciler. Salonlar dolmazsa devam filmi de olmaz mantığıyla. (Şöyle de denebilir ki yaygınlığı ve etki gücü inanılmaz ölçüde olmasına karşın, sinema hiçbir zaman tam olarak özgür olamaz)

“Profesör çok meşgul” dedi adam. Profesör birkaç haftadır bütün bilinmezlikleri birbirleriyle olan bağlantılarını kullanarak tek tek çözebileceğine inandığı bir formülle uğraşıyordu. Eğer denklemdeki tek bir harfi -herhangi birini- çözebilirse oradan bulduğunu denklemde yerine oturtturarak sırayla her birini ayrı ayrı çözebilecek, böylece onun açısından bilinmeyen hiçbir şey kalmayacaktı. Ama adam bu uzun açıklama yerine “Günlerdir uzun bir teorinin formülasyonunu hesaplamaya uğraşıyor” dedi kısaca. İçeri girdiklerinde yoğun bir kahve ve toz kokusuyla çarpıldılar. Beyaz tebeşirle karalanmış kara tahtada x’ler y’ler ve z’ler ve başka a’lar ve b’ler eşitliğin iki yanında bolca savrulmuşlar, pek çok sayı ve bilinmeyen rakamların yerini almış olan harfler havada uçuşuyordu. “Pekala” dedi Profesör “Sonuna geldik. Sayfalar süren eşitlikler sadeleşerek bu noktaya geldi ve şimdi eşitliği çözümlersek, x’ler gider, a’lar gider ve kalan rakamları toplayalııım evet 50+2y bu tarafta kalıyor ve eşittir… 2y+50. Bu durumda y eşittir. Hmm yok, y’de gidincee  0=0’ DAN! … “Ben başka bir zaman yine uğrarım” dedi Maria çıkarken ama Profesör onu duymamıştı. Bir an Maria’ya boş boş baktı ama onu gördüğünden emin değildi. 
  m a r i a ' s  g a m e  /  s o u l  o f  g a i a

























(Gabriel’e olan tüm sevgimle. Çünkü o olmasa belki de tekrar tekrar hep aynı şeyleri yaşardık)

God’s story or Gods history.
Bir de insan hakları evrensel beyannamesi var
Keçilerin el yazmaları (yeniden okunmalı)
Bir de Eylül ayında gecikmiş damga pulu beyan vergisi var (onu da öde) (lütfen)

Bulutları getirip üst üste yığan rüzgar, yeryüzünde yakılmış ateşlere aldırmıyor
Çamurda oturan alaca köpek, saplandıkları toprağı parçalayan yağmur tanelerini tek tek görüyor.
Islanarak tüylerine yapışan sarı ve turuncu toprak parçaları.
(çünkü yağmur şarapnel parçaları gibi /ama değil /iyi ki değil/tam değil)

-şimdi- çay sıcak ve demli, herşey olabildiğince sade
M.Ö. 1672 model bir araba göklerde geziniyor
Enlil uyumuyor ve uzak Kuzey Tanrıları bizi izliyor.

Bir çok hikayenin doğrudan anlatılmamış oluşunu, heyecan verici buluyorum








yeni tavşanlar / karalama defteri X

-malt edition-


Kendim çözeyim diye kişisel bulmaca

Soldan sağa 1 geçen sene en sevdiğim dizi (Tekerlekler üstünde cehennem) 2 Kırmızı Değirmen filminde aynı isimli romana gönderme olarak konulan yan karakterin tam ismi nedir? (Henri de Toulouse-Lautrec) 3 Age of’ da yenmekte en çok zorlandığım millet? (İncalar) 4 Lacivert kotumu niye giymiyorum ? (dar geliyor) 5 Yemekte hangi salçayı tercih ederim (Biber salçası) 6 Gerçek ayranın gizli öznesi?  (Soda) 7 Koçi beyin risalelerini neden okumadım? (Hiç aklıma gelmedi, zaten nerden bulucam) 8 Ninja Kaplumbağacılık oynarken şileydır genelde kim olurdu? (Suat’tı galiba) 9 En sevdiğim düşünür? (Shopenhauer)  10 Gençliğinde dört gün üst üste aldığım tek gazete? (Fanatik, çünkü 4 kupona gıcır gıcır GS’lı iskambil destesi vermişti)

Yukarıdan aşağı 1 Maçın tekrarı kaçta ve hangi kanalda? (Sports TV’de, altıda galiba) 2 Pianonun hangi tuşu kesinlikle basmamaktadır, bakmak yok (Hatırlayamıyorum, siyah olanlardan biri) 3 Binbir arayıştan sonra bulup aldığın UNO kağıtlarıyla neden oynamadın? (Çünkü olması gereken bir dolu özel kağıt yoktu içinde) 4 FRP’yi senin icat etmediğini anladığın an neler hissettin? (Hayal kırıklığı aynı zamanda da sevinç –anlatmaya gerek yok gibi-) 5 Onikilik pastel boyada en çabuk hangisini bitirirsin? (Kırmızı) 6 Analitik geometri dersine giren hocaya ne derdiniz kendi aranızda? (Jaws) 7 Siyaaah (Beyaaz) Siyaaah (Beyaaaz) 8 Kadıköydeki o afetidevranı sen de gördün mü? (Gördüm ya o neydi öyle) 9 Saçlarımı bakır rengine boyamak istiyorum (Yayınlar karıştı sanırım burası chipas 17) 10 wordpad neyimize yetmiyordu? (Bunda direk pdf yapma özelliği var, ayrı program kasmıyosun) 11 Evde ne olsaydı közde Patlıcan kebabı yapabilirdin? (Maydanoz ve domates) 12 Öyleyse bu guttirik sohbet için kendime çok teşekkür ediyorum (peki, ne zaman istersem ben burdayım biliyosun)

Güzel, şimdi kareleri de çizeyim olsun bitsin.


   * Ekonomi oyunu var, savaş stretejisi oyunu var, var oğlu var peki neden kaçma kovalamaca tarzı korsan ve hazine oyunu yok. Neden? Bu hafta bu konuyu irdeleyen 78 sayfalık bir araştırma inceleme raporu ve makalesi yazacağım. Hayır elbette, ama bir süredir böyle bir oyun hazırlamakla çok meşgulum. (Yaklaşık yarım saat) Baya ayrıntılı kuralları falan var. Eski loto anahtarlıkları zar yerine kullanılacak, hani üstünde sadece 0,1 ve 2 yazan. 0 karada 0, denizde 3 anlamına gelir. Kartları falan olacak. Test sürüşüne hazır.

Köpekler romanında geçen bir paragrafın oldukça uzun bir açıklaması

Sadece 64 sefil kare ve sınırlandırılmış ve belli kurallara bağlanmış hamle kombinasyonlarına sahip taşların boy gösterdiği bir oyunda bile mükemmel hatta ortalama hamleleri bulmak konusunda bile baş edemez ve çaresizce gidişatı seyrederken; kesinlikle 32 taştan ve 64 kareden ibaret olmayan ve aşırı sınırlandırmalar da içermeyen yeryüzünde yeşermiş canlı bir hayatta düşünüp iyice hesaplayarak oyunla baş edilebileceğine inanmak hayalciliğin ötesinde apaçık olarak hem kendini bilmezlik hem de aptallığın daniskasıdır.

Peki ama mümkün müdür bu? Baş edebilme uğraşı! Evet, bence öyle! Hayatın içinde geometriyi içeren ancak onun çok ötesine taşan bir cevher vardır ya da benim gibi insanlar buna inanırlar. Bilmenin değil bilmemenin, kafanı karıştıracak düşüncelerden seni uzak tutacağı için yolunu kolaylaştıran sihirli ve büyük bir gemi. Bu cevher yeryüzünde ve bizde ve başka herşeyde öylesine içkindir  ki oyunlar içinde geometri ve matematiğin kalesi olan  satrancın dahi içine sızabilir. Bazen amaçsızca görünen ve o zamanın herhangi bir teorik alt yapısıyla desteklenmeyen bazı romantik hamleler vardır mesela. Dar ve duvar gibi korunan bir cepheden ileri fırlayan bir piyon ya da daha oyunun başında merkez kareleri tehdit etmeye sürülmüş erken bir kale gibi, ama çoğunlukla tanımlanamaz. Oyun bittiğinde eğer o hamlenin faydası görülmüşse yorum yazılırken çift ünlem konulup oyunun kırılma anlarından biri olarak işaret edilir. ANCAK faydası görülmemişse ve hatta maçı kaybettiren gidişatında başlangıcında duruyorsa, o zaman o hamle ne nalet bir şeydir, ne büyük bir hatadır ne de kabul edilemez bir saçmalıktır öyle. Buna abartılı  bir örnek hemen yanda.

Ama sakinim. Altı saat Türk Sanat Musikisi’ne maruz bırakılmış bir bünye kadar sakinim. Hatta musikinin ruha zuhur etmesiyle yüzümde müstehzi bir gülümseme bile oluştu. Belgesel falan izliyorum.

            Gobi çölündeki “şarkı söyleyen tepeler”
            Gece sakini  “alaca baykuş”

Sakin bir yağmur yağıyor. Ilık ve hafif bir esinti. Bizim oranın havaları bunlar. Benim için bal kabağı başkası için bir nilüfer olabilir.

Chuang Tzu der yol, yoldur aşılmaz
Hem ölünmez, hem ölenden geçilmez
Pikaçunun tasosu da bulunmaz
Çevirirsen hükmü kalmaz şiirin

İçip içip ağaçlara toslasam
Goy goy yapıp Fuhi Çen’le laflasam
Karpuz kesip bebelere paylasam
Çevirirsen hükmü kalmaz şiirin

Peki Kazın Ayağı  Nasıldı?

Köpekler romanı aslında içinden çekirdeği çıkmayan meyve gibi. Başlangıç fikriyle hiçbir alakası yok. İlk fikir roman ya da uzun makalenin çok temiz düzenlenmiş, her hamlenin uzun bir diyaloğa karşılık geleceği bir satranç oyunu olmasıydı. Oyunun akışı gereği tartışmanın felsefenin başka bir alanına yön değiştirmesiyle beraber ilgili taşlar birer ikişer değiştirilecekti. (Hatta bilgisayarda buna uygun bir oyun da hazırlamıştım) Sonunda şahlar da rakibin kalan birkaç piyonunu da toplayınca baş başa kalacaklar ve oyun berabere sona erecekti. Plan şuydu kısaca.

Piyon : Bilgi felsefesi ; bilginin ne olduğu ve bilgiye erişmede kullanılan yöntemlerin aklanabilme sorunu daha sonra bilim felsefesi tartışmasında yeniden hortlayacaktı bu konu.
At: Estetik felsefesi; güzelin ne olduğu sorusu, bizim doğayı güzel bulmamızın nedeninin estetik anlayışımızın onbinlerce yıldır doğa tarafından şekillenmiş olması olabilir mi türünden sorular konuşulacaktı.
Fil: Etik, Ahlak felsefesi; davranışlarda eylemlerde doğru yargılaması neye dayandırılabilir, neye göre yapılır gibi sorunlar (Bolca Kant içermesi muhtemeldi)
Kale: Bilim felsefesi; Bilimin karşıt teorilerin çarpışmalarıyla ilerlemesi ve özellikle zaman zaman aynı verilerle birbirinden çok farklı hatta bazen birbirine karşıt teoriler oluşturabilme sorunu incelenecekti.
Vezir: Varlık felsefesi; Varlık, varoluş, yokluk ve oluş üzerine çok genel bakışlar ortaya konacaktı, tartışmadan ziyade sohbet havasındadır, çünkü bu kısım bilgi felsefesinde belli ön kabuller içermeden tartışmaya açılamıyordu.
Şah: Egonun durumu.

Bu projeyle ilgili olarak felsefe kitaplarına gömülmeyi planlıyordum ama sonra işler değişti ve yan hikayeler aldı başını gitti ki bu asıl başlangıç fikrini tamamen çıkartmak zorunda kaldım. Aslında herhangi birinin tamamen kazanması halinde bunun bir mutlaklık içermeyeceğine dair olan bu satranç göndermesini bir biçimde kullanmıştım. Ama onu da sildim sanırım sonra. Yine de işte “mazi kalbimde bir yaradır” Kitapları halen tartışılan bütün önemli filozofları (Bunların sayısı aslında elliyi geçmez) bir gemiye doldurup tartıştırma fikri hoşuma gitmişti. Aralarında konuşacakları ortak dil problemini ise şöyle çözmüştüm; bundan hiç bahsetmeyerek.

Herneyse, işte satrancın dahi içine eser miktarda (!?) sızmayı başarabilen bu ruh, Maria’nın  da genetik haritasına adeta  oya gibi işlenmiştir. Muhtemelen ilerde ondan daha sık söz edeceğim.









ama bu başka bir hikayedir…





Yolumuzu düşürdüğümüz deniz kıyısında kalabalık bir kasabada onlarca barın gürül gürül karşılıklı uzandığı sokağa girdik. Yarın yola çıkacak ve kilometreler boyunca bir daha ne düzgün bir yemek, ne de soğuk içki bulmak mümkün olacaktı.  Buraya sık sık gelsem de Maria ilk defa burada bulunduğundan her yere onunla birlikte girip çıkmayı planlıyordum. Bu sokaktaki her barın bir ilginçliği muhakkak vardır ve ancak bu kendine özgülükleriyle yüksek kiraları ödemeyi başarırlar (İkinci hikaye herşeyin mal sahibi olan, tepesindeki şatoda yaşayan vampir adam onları gizlice izlemektedir) Hafif bir yemek sonrası kafamızı dinlemek için önce eski makinelerin hiç dokunulmadan sanki bir sanat eserine dönüştürülmüş gibi durduğu en sakin olanıyla başladık. Yapıldıkları zamanın estetik anlayışını yansıttıklarına dair garip bir fikri vardı barın sahibinin. Bir müze gibi içi açılmış bir motor, şeffaf bir kar küreme makinası, yavaş yavaş ışıklar içinde ama yavaş yavaş hareket eden dev bir meyve sıkacağı, pistonları inip kalkan buharlı bir tanesi (muhtemelen bir traktöre aitti) ve bunun gibi şeyler arasında dolaşarak sakin sakin kahvemizi yudumladıktan sonra, oturduğunuz yerden ne zaman çıkıp saldıracakları belli olmayan zombileri vurmak zorunda olduğunuz bir ikinci bara geçtik. (Ölenler sürünerek devam ediyor ya da kalkıp mutfağa gidip birşeyler atıştırıp barmenle şakalaştıktan sonra geri geliyorlardı) Barın geniş iç bahçesinde içtiğiniz şişe biraları da savurup kırdığınız kayaların üzerinde duran başka hedefler de vardı. Geceleri dışarda ateş yakıp bir çeşit yarış yapıyor ve kalabalık akşamlarda  çoğunun sonu kanlı biten tartışma ve kavgalar da oluyordu. Havada asılı duran güzel kadınları oradan çıkarmak için iri kıyım zencilerle dövüş edebildiğiniz bir tanesini Maria çok sevmişti. Barın o akşamki konuklarından kendine güvenenler iyice içip cesaretlendikten sonra saldırıyor ve genelde başarısız olsalar da olan bitenler bardaki kalabalığı çok eğlendiriyordu. Ben de fena halde eğlenmiş, öksürerek gülerken yere devrilmiştim. (Yaşlı bir adam ona acıyan bir kadının kafes arkasından memelerini tutmayı başardıktan sonra yere devrilip sızmıştı) Alkolün etkisiyle artık sersemlemiş olduğum için tereddüt etsem de tıklım tıkış sokakta yine kavgalı dövüşlü olan başka bir bardan  bahsedince,  meraklanan Maria’nın ısrarıyla hemen oraya gittik. Gladyatörlerin barına. Önündeki tabelada beyaz tebeşirle “Akşam 11 de başlar” yazıyordu ki oraya vardığımızda  12 yi biraz geçiyordu ve ilk çarpışmanın mağlubu yerde kanlar içindeydi. Buraya arasındaki problemleri kılıç kılıca çarpışarak çözerken biraz da para kazanıp şöhret edinmek isteyenler geliyordu, çok uzaklardan ya da hemen yakınlardan, değişik yerlerden. Kafes içinde gösteri amaçlı kılıç kılıca dövüştükleri bu barda asıl sahne uzun zamandır boştu ve biraz etrafa bakındıktan sonra bir şey içmeden çıkıp Bo’nun yerine girdik. Bo’nun yeri her ne kadar “Bo’nun yeri” olsa da ortada bir Bo yoktu. Eski mi eski zamanlara ait tablolar dümdüz ve boş katın duvarlarında asılıydılar. Burası benim favorimdi (Onunla burada buluşacaktık ve o yoktu) (onun kim olduğu ve  neden gelmediği de burada anlatabileceklerimizin sınırlarını çok aşan, daha başka ve uzun bir hikayedir) Herneyse işte, etrafta bolca tablo vardı. Olması gerektiği gibi duvarda asılıydılar. Loş ve hatta karanlık denilebilecek ortamda, derinden gelen çok eski şarkılar ancak duyuluyordu. Sonra tablolardakilerden biri parıldayarak beliriyor, tablodan çıkıp boşlukta yükseliyor ve barı baştan başa dolandıktan sonra duvardaki başka tablolardan birine girip kompozisyonun bir parçası olarak kendi yeni yerini alıyordu. Böylece çiftlikteki ineklerin önünde kafasını yana yatırarak poz vermiş genç bir kadın barda uçarak  dolaştıktan sonra meşaleli bir kalabalığın arasına katılıyor, meşaleli kalabalıktan birkaç kişi bundan rahatsız olup tablolarından çıkıyor, bir uğultuyla masalar arasında dolaşıp başka başka tablolara dağılıyorlardı. Bara ismini verense bu karakterlerden bazılarının bazen çok ender de olsa kendi halinde içenlere yaklaşarak “boo” diye seslenmeleriydi. Bu yarı yarıya şeffaf varlıkları bir büyücüden kiraladığını anlatan barın sahibiyse aslında tüm bunları teknolojinin yardımıyla gerçekleştiren gerçek bir  **ospu çocuğuydu. Ona el sallayıp bir mektup bırakmak istediğimi söyledim. Beni tanıyordu ve ricalarımı kırmayacağını umut ediyordum. Mektup çok kısa aslında tam olarak bir paragraftı. “Yapılabilecek pek bir şeyin olmadığını, sadece arkadaşlarına ve güvenebileceğin yakın akrabalarına dayanan başka bir şeyi hızlıca sürdür” demiştim. Heryerin ve herşeyin içinden boo diyerek geçen ve sadece iyiliğe ve haklılığa dayanan bir şey. Öyle ki en güçlü olduğun noktada en sevdiğin kişi gelip sana birşeyler anlattığında eğer bunu adaletsiz bulursan onu Boo’ya ihanetten yargılayıp kıçını tekmeleyebiliyordun. Oysa o sana güvenerek gelmişti. Kralın adamları durumdan hoşnut olmayacak. İlişkiler herşeyin içinden geçecek. Güvene dayalı ilişkiler, sadece gerçek ve salt adalete ve vicdana dayalı ilişkiler. Etiketleri s*kmeye ant etmiş ilişkiler. Bunu sen başarabilirsin. Şimdi bunu yazabiliyorum çünkü başka altı yerde söyledim ve artık durdurulamaz biçimde yayılıyor, çünkü insanlar hoşnut değil. Bunu yap ya da reddet ve bo de.  Ama geri dönersem mektuptan bana hiç bahsetme. Başka bütün o şeylerin tam aksine mevcut konudan (bo’dan) heryerde ve duyulabilecek biçimde bahsedin. Böylece bunu duyabilen herhangi biri burada yapılması gerekeni anlayıp yaparak bo’ya uygun hareket ederbilir ve onun bir parçası olabilir. Eğer herhangi bir yerde boo ismiyle çirkin şeyler yapılırsa hemen ardından başka bir isim kullanılabilir ve uzun zaman bu devam ettirilebilir.  Maria “Pekala” demişti mektubu iyice okuduktan sonra. Mektubu neden kendimiz götürüp vermiyoruz. “Hayır” demiştim bende. Bo’ nun da bunu okumasını istiyorum. Çünkü biz buradan çıktıktan hemen sonra geleceğini ve zarfı açıp merak içinde bunu okuyacağını biliyorum.  Maria o anda hiç anlayamayacağım bir şey yaptı ve boo diyerek barın içinde  uçup tablolardan birine girdi. Dışarı çıkarken zarfı verip tabloyu satmasını söyledim ama tablolar satılık değil dedi bardaki adam.  Ve uçmuşsa artık oraya ait demektir. Tabloya yaklaşıp “Seni oradan kurtaracağım” dedim alkolün etkisiyle. Nereden kurtaracaksam? Önümde uzun bir yol vardı ve Maria ‘ya sunabileceğim artık bir seçenek yoktu. Mektubun ve konuşulanların yerine ulaşmasını dilemekten başka yapabileceğim bir şey de kalmamıştı (ve ana hikayeye geri döner. Maria’da geri döndüğünde tablonun içindeyken neler yaşadığını anlatacaktır ve hep söylenildiği gibi ama bu başka bir hikayedir…) Canım öyle sıkılmış öyle sıkılmıştı ki çıkıp son bir bara daha girmeden edemedim. Burada beyaz önlüklü dersane öğretmeni kılığındaki insanlar beyaz tahtanın başında sıkıcı mı sıkıcı, gereksiz mi gereksiz, aptalca mı aptalca dersler anlatıyor, sen de kağıt bardaklardaki biranın yanında sunulan çürük domatesleri sahneye fırlatarak “Kes şunuuu, heeey berbatsın adamıım!! “ diye bağırabiliyordun. (uygun bir fiyat karşılığında elbette, çünkü söylediğim gibi sokaktaki mekanların kiraları çok yüksekti)     
maria's game / soul of gaia

* bahçivanlar işini doğru yaparsa evdekiler sürekli bahçe işlerinden konuşmazlar. Siyasetçiler işlerini doğru yapabilirse insanlar sürekli onların konularından bahsetmezler. Bir çamaşır makinesi tamircisi işini çok çok iyi yaparsa bir süre sonra onun varlığını dahi unutursun ve özel bir insanla karşılaştığında boş bir hayat yaşadığını fark edersin. Özellikle de o senin yanından geçip gittiğinde.
vezirdi yanılmıyorsam


yeni konu
 …malum olaylar sonrası… bu ahşap oyuntu kalmıştı şimdi elimde sadece. Tanıdığım hiçbir şeye benzemiyordu, bu zamana ya da yakın zamana ait bir estetik algılayışla şekillendirilmemişti. Aslında o tam olarak şekillendirilmemişti. Kendine özgüydü ve güney amerikada kaybolan medeniyetlerden birinin yaptıklarına ancak yakın olan bir şeydi. Bu esrarengiz eski ruh ortaya çıkıp kendini göstermek için sanaatkarını kullanmıştı sadece. O yapmamış ancak onun elinden çıkmıştı ve şimdi benim önümdeydi. (yanda bir fotoğrafı var) Aslında bunun geri kalan satranç takımıyla da satrançla da hiçbir ilgisi olduğunu sanmıyorum. Sadece sanatkar elinde biçimlerken -ki satranç taşı oymaktı ahşaptan asıl niyeti – böyle bir figür ortaya çıkmış olmalıydı. Bu eşsiz ve esrarengiz parçanın ne anlamı var ya da asıl anlamı nedir? diye düşündüm uzanırken. Bir yandan da parçayı elimde evirip çeviriyordum. Çünkü bana göre garip, benzersiz ve harikulade olan herşeyin başka ve daha başka anlamları da vardır ve bu parçayla ilgili –zamansız- kelimesi de eklenmeli. Kimin elinden çıktığını hiç merak etmedim ki sanatkarı eğer yaşıyorsa dahi söyleyebilecek makul bir cevabı olduğunu sanmıyorum. Binlerce yıldır anadoluda aynı kilim desenlerini tekrar ve tekrar dokuyan genç kızlar gibi sorularıma garip garip bakarak yanıtlayacaktı muhtemelen. Nete girip sadece buna benzer bir parça daha aradım. Ama yoktu.

...ve muhtemelen aklımdaki soruların cevabını hiçbir zaman ve hiçbir kimse öğrenemeyecek. (ti ….bilmem ne ile karşılaşmasaydım ya da tesadüfen … müzesinde ….i görmeseydim, ya da çektiğim fotoğrafları gören … .. … bana . …  yazan bir e-postayla geri dönmeseydi şeklinde başlayabilen bir senaryoya evrilebilir bu)



Çalıştığına inandığım bir formülüm var, pek bakmıyorum ama sayfanın başına koyunca aduket çekmiş ken özgüveniyle iyi oluyor. Sert Kahve de şimdilik işe yaramadı gerçi, ilerleyemiyorum.

Duygu  Derinlik  Sadelik  Gariplik Matematik
Hareket Gerçek Ayrıntı Mizah Karşıtlık  

TASVİR İRONİ AKIŞ HIZ


pekala bu kadar, birazdan eve gidip kendimi vuracağım.