yılbaşı haftası özel pin-up paketi
pulp , kahve , jazz , periler



hava durumum :

bol kahveli cazır cuzur bir yılbaşı haftası bekleniyor



1956 model bir Ella & Louis Ortak Yapım : eskiden böyle bir albümü korsandan arayıp tarayıp bulmak, kaybetmemek vs ne zordu bea, -abi geldi mi bizimkisi ? - Valla o yok da şöyle bişey var istersen - Tanita Tukaram albümü gösterir !!##??  Ortadaki  1954 yapım bir Pure Ella en sağdaki ise matematik bilenlerin hemen çıkartacağı gibi Pure Louis. Fotoğrafı ben çektiğim için çıkmamışım burda. Bu yılbaşı haftasında bir kıyak yapıp her karenin değerli olduğu layka film zamanlarında çekilen  toplu fotoğraflarda hep fotoğrafı çekip kendi çıkmayan arkadaşlara kahve falan ısmarlayın. Onlar çok iyi insanlardır. (O obsidyenler duruyo sende dimi? Alacam bir tanesini biara) Eskiden çok ama bayaa bi eskiden o obsidyenleri tahta kılıçların kenarlarına açtıkları oyuklara yerleştirip savaşlarda kullanılan cinsten kılıçlar yaparmış büyük büyük büyük büyük  dedelerimiz

Yılbaşı haftasına girilirken kendimizi daha iyi hissetmeye başlamamızın nedeni; renkli, ışıltılı ancak insanların göremedikleri peri tozlarıdır. Parmak kadar periler, tabi soğuktan da etkilenmedikleri için kısacık etek kolsuz bluz gibi yarı çıplak vaziyette caddeleri sokakları dolaşarak sepetlerindeki peri tozlarını dağıtırlar. Kimi zaman tek tek evleri gezerek - özellikle de süslenmiş yılbaşı ağaçlarının ışıklarının saçıldığı evlere girerek- bu peri tozlarını etrafa saçarlar. Serptikleri bu toz, sevinçli, ışıltılı bir aydınlık duygusu verir. ( uyarıcı maddelerden etkisi çok çok düşük dozdaki ***eine benzediği rivayet olunur.) Periler, bu tozları öyle bolca saçarlarki sonunda yılbaşına doğru etkileri azalarak son bulur ve yılbaşının ertesi günü ayıldığımızda eski bıraktığımız kokuşuk dünyamıza geri döneriz. İşte yılbaşı zamanında ortaya çıkan (ecnebilerde krismıs ruhu dedikleri) manasız sevincin asıl nedeninin bilimsel açıklaması budur.

Gizli ve Kayıp İlimler Ansiklopedisi IV Cilt sf 485.



* Dikkat Son Jazz Noktası !! (the last jazz point : ?!! ) İhtiyaçlarınızı karşılayınız. 

Kahve Kahve Kahve !!! Yeter ama artık, bir kahve daha içersem gözlerimden enerji kıvılcımları çıkacak. Yıldo gibi oldu göz bebeklerim, daireler çiziyorlar, Nee hahahaha, Star'da kalın lan.

* zamanın yavaşladığı orman ( // maria //  içinde aklınıza ne gelirse olan kitap)








Eveet, korku hikayeleri gecesi başlıyor.  

Hikayeleri şu ses efektleriyle yüklü kayıt eşliğinde okuyunuz, yoksa kabuslarınızda karanlık hayaletler dolaşır UuuuuuuvvvvvV !!!

Ne dediler?

"adeta muazzam bir başyapıt"
                             
Hıncal Uluç

"karakter derinliği ve sürükleyiciliği inanılmaz boyutlarda"
                              
Atilla Dorsay

"Locte lurourette de la garcia"
(çevirin de getirin, ben de bişey diyim)
                           
  Kont de la Paure

"...Prekazi'nin  Monaco'ya serbest vuruştan attığı o golün unutulmaz coşkusunu hissettim ilk okuduğumda"
                           
  Turgay Kerimoğlu

"büyüleyici bir şaheser"
                            
New York Times

"Yılın hiç kuşkusuz en iyi albümlerinden biri"
                             
 Rolling Stones



DEHŞET GECESİ


Şehirden uzak ormanın içinde taş bir ev. Buraya birkaç haftalığına tezimle ilgili son düzenlemeleri yapmak üzere gelmiştim. Türkçe'de 'saçı başı karmakarışık, üstü başı özensiz kadın' anlamında kullanılan Çarşamba Karısı, ya da Germakoçi gibi 'toplumdan uzakta yaşayan kötü ruh' anlamında değerlendirilen pek çok korku öğesinin toplumsal ve kültürel antropolojik anlamlarını sorgulamak, işlevselliğini açıklamak, bazı şeyleri yerli yerine koymak niyetindeydim. Tezime "halk söylencelerinde korku öğeleri" başlığını uygun bulmuştum. Bölüm başkanından ailesine ait eski bir miras olan bu evin anahtarlarını alıp, uçağa bindiğimde aklımda bu evle ilgili anlatılan gizemli hikayeler de dolaşıyordu elbette. Tezi hazırlamaya başladığımda konu fakültede oldukça popüler olmuş, sonunda bölüm başkanı bu evle ilgili bazı hikayeler anlatıp tezimle ilgili son düzenlemeleri yapmak için benim için bulunmaz bir fırsat olacağını açıklamıştı gülümseyerek. Bu ev büyük dedesi tarafından ilk defa alındığında evi satan adam onlara "Allah'tan korktuğundan onlara yalan söyleyemeceğini, evin perili olduğunu ama nihayet onların da uzun zaman o evde birlikte yaşadıklarını ve başlarına problem açmak istemiyorlarsa hava karardıktan sonra asla ama asla evin salonuna girmemeleri şartıyla evi satacağını" açıklamıştı. Bölüm başkanları da "ana babama saygıdan onlar gibi yapıp orada kaldığım zamanlarda buna riayet ettim, çoğunlukla zaten ya dışarda olur ya da kendi odamda müzik dinlerdim ancak seni tuhaf bir şeylerin varlığı konusunda uyarmalıyım" demişti. Eve girdiğimde hiç etrafa bakınmadan üst kattaki genişçe bir odaya yayılmıştım. Elimdeki kitapları karıştırıyor aynı özelliklere sahip olarak betimlenen kötü ve korkutucu öğelerin farklı kültürlerde değişik isimler altında ortaya çıktıklarını görüyor ve ilginç bulduklarımı tezime ekliyor, zaman zaman düzeltmeler yapıyordum. Evdeki bu ilk akşamımda hava karardıktan hemen sonra yan odadan gelen sesleri ilk duyduğumda pek de umursamadan ya da umursamamaya çalışarak koridorda yürüdüm ve küçük odanın kapısını açtım. Bahçedeki ağaçlardan birinin uzamış dallarından biri pencereye vuruyordu. Yarın dalı budamaya karar vererek odaya geri döndüm. (geri döndüğümü çok net hatırlıyorum, çünkü bahçivan makasını bu saatte bodrumda aramanın saçma olacağına da aklıma yatırmaya, kendi kendimi ikna etmeye çalışıyordum) Ancak birdenbire çok tatlı bir uyku bastırmıştı. Rüyamda salondan gelen seslerle uyanıyor, koridor boyunca ilerlerken tiz, keskin bir çığlık geliyor, salonun kapısını ürpererek açtığımda kafasına eski yamalı bir kazak geçirmiş tuhaf maskeli ve her tarafından kanlar dökülen tüylerle kaplı uzun bacaklı bir adamla yaratık arası bir şeyle karşılaşmıştım. Yerde bedeni parçalanmış bir kadın cesedi duruyordu, adamsa elinde kanlı bir oduncu baltası tutuyordu. Hırıltılar içinde 'dördüncü defa uyardığımda çok geç olacak" gibi birşeyler mırıldandığını da anımsıyordum ama daha çok o sırada aklımdan geçenler son derece aklım başımdaymış gibi oldukça mantıklı olarak "az önce bir cinayet işlenmiş ve şimdi ben burada ona bakıyorum" gibi anlamsız bir ifadeydi. Aniden uyandığımda bakmak için geldiğim yan odadaki küçük yatakta uyuyakalmış olduğumu fark ettim. Odama dönüp televizyonu kapatıp notları toplarken, salondan bu defa gerçek olduğundan emin olduğum keskin bir çığlık duydum. Az öncekini andırıyordu. Fakat bu defa uyandığımdan da o kadar emindim ki. Bu, yöredekilerin bahsettiği her gece aynı saatlerde işlenen cinayetti. Artık bundan kuşku duymuyordum. Her gece bu saatlerde bu evden keskin tek bir çığlığın duyulduğunu haber verdiklerinde aldırmamış olduğumu hatırladım. Gördüğüm rüyanınsa bir çeşit ikaz olabileceği fikri tüylerimi bir an diken diken etti. Soğuk bir ürpertinin bedenime yayıldığını hissettim. Geceyi artık o evde geçiremezdim. Paltomu alıp, dış kapıdan sessizce çıkıp, ormanın içindeki dar patikada sislerin arasında kayboldum. O eve bir daha geri dönmedim ve yaşadıklarımdan da kimseye söz etmemeye karar vermiştim. Böyle bir hikaye akademik kariyerimi daha başlamadan bitirebilirdi. Yine de anahtarları verirken bölüm başkanının yüzünden ona anlatmadığım bazı şeyleri sezmiş olduğunu fark edebiliyordum.



ESRARENGİZ HARABELER


Beni bir isimle çağırıyorsunuz. Aranızdayım ve üzerinde uzlaştığınız bir geçmişim var. Bana da bir kimlik verdiler ve üzerinde bazı numaralar, başka bilgiler yazıyor. Ancak herkesten farklı olarak benim en eski çocukluk anılarım dört beş yaşlarına dek uzanmıyor. O günlerle ilgili anlattığım herşey annem ve babamdan duyduklarımdan ibaret. Benim hatırladığım ilk şey ilkokulda gürültü yaptığımız için pataklandığımız sıradan bir güne ait. Ama son bir tane daha var. Biraz daha eskiye giden. Ve başka bir tane daha yok. Çok uzun seneler yıkık harabeler olarak duran eski beton binaların birinde başlıyor ve orada sona eriyor. Hatırladığım ilk şey bu, dünyaya ilişkin. Tabaklarından başlarını kaldırmayan hayaletler. Üç taneydiler. Onları dikkatle izlemiştim, önce bir şey söylemeye çekindim, sonra denedim, çalıştım ancak sesim çıkmadı. Önlerinden korkuyla ve yavaşça geçerken bir tanesinin gözleriyle beni takip ettiğini hissettim. Önlerindeki yemekleri bitmiyor, onların da açlıkları sona ermiyordu. Çok hızlı yiyorlardı ve asla başlarını kaldırmıyor tabağın üzerine eğilmiş bellerini dahi bir an olsun doğrultamıyorlardı. Adeta iradelerinin dışındaydı bu yaptıkları. Sonra kapı çaldı ve biri geldi. Gelen adamın onları gördüklerinden emin değildim o yüzden onlar yokmuş gibi davrandım. Gelen adam ilk önce onların yemek yedikleri üç kişilik kanepeye oturmuş ancak bir huzursuzluk hissedince kalkıp başka bir yere geçmişti. "hayaletlere inanmam doktor" demişti gülerek bana konuşmanın bir yerinde. "Çocukken ben de hayaletlere inanmazdım." demiştim. "Ama artık büyüdüm" Odun sobasının açık kapağından ateş renklerine hareketlenen ışıklara baktım. Kalın perdelerden süzülerek gelen öğleden sonrası güneşi, evi turuncu bir çadıra çevirmişti. Rüzgarla hareketlenen perdelerle birlikte duvarlarda dolaşan turuncu ışıklarda ipek bir çadır gibi dalgalanıyordu. Rüyasız, sisli bir boşluğa düşerek kendimden geçmiştim. Sonunda aynı yerde ancak artık tamamen boyaları dökülmüş tozlu camların arkasında gri ışıklar altında küller içinde soğuk bir beton odada neredeyse donmak üzereyken uyanmıştım. Duvarın köşesine kıvrılmış haldeydim. Kırık bir koltuk dışında hiçbir eşya yoktu. Başka hiç kimse yoktu. Sokaktan sesler geliyordu. Dışarı çıktığımda az önce içinde bulunduğum beton binayı yıkmaya hazırlanan inşaatçılar görmüştüm. Olanlara bakmak üzere toplanmış kalabalığın arasına karıştım. Geçmişimi anımsamıyordum. Bir çocuk olduğumu fark ettim, annem ve babam olduğunu sandığım birileri bana sesleniyorlardı, halleri endişeliydi. Bir süredir beni arıyor olduklarını anlamıştım. "Kaç saattir" diyorlardı, "Kaç saattir..." Sisler içinde dolaştığım bu esrarengiz hatırayı unutacak ve şehre çok uzak bir kasabada aslında ve daha önce kim olduğumu hatırlayamadan yeni bir hayata başlayacaktım. 


Bugün o harabelerin yerinde bölgedeki tek buz pisti, bowling salonu ve çoğunlukla emeklilerin gelip gittiği bir lokal ve ışıklı bir lokanta vardır. Zaman zaman buz pistinde kayan çocukları ve gençleri seyrederken bu kasabada benimle benzer hikayelere sahip pek çok insanın daha olduğunu ancak onların da çekinerek sessizliği tercih etmiş olabileceklerini kendime inandırmaya çalışarak, çocukluğumdan itibaren üstüme bir lanet gibi çöken o kasvetli ve karanlık yalnızlık duygusunu hafifletmeye uğraşırım.



3. iki ahşap binayı tutuşturan kadın -yazmıştım- sonu: Evin hayaletleri onu geceleri rahatsız eder, çığlıklar içinde uyanır ve sonunda gizemli bir biçimde arkasında bir not bırakmadan intahar eder.


başı..

Çorak bir arazinin ortasında. 

Yıkılmış çitlerin arkasında. 

İki, çok eski ve uzun zaman önce terkedilmiş ahşap ev vardı. 

Benzin dökülmüş tahtaları hala ıslak ıslak parlamaktadır.

Kırık pencerelerinden içeri süzülen rüzgar yırtık ve kirli perdelerini havalandırıyor.  bla bla bla...


feng şui şeysi

...odamdaki enerjiyi emip bitiren şeyi sonunda bulmuştum. (Bir şey adeta enerjimi öldürüyor tüketiyordu) Eve kimin getirdiği belli olmayan dede terlikleri. Tüylü ve geniştiler, hunharca kahverengiydiler, üstleri en dandik ve ince yapay deridendi. Pörsümüştüler, içleri geçmişti, adeta beni at, at beni diye yalvaran gözlerle bakıyorlardı. Tüm kalan son enerjimi toplayarak büyük bir gerilim ve mücadele ruhu içinde onları koridora kadar uzaklaştırmayı başardım. (Ancak ertesi gün yine yatağımın başucundaydılar -real Horhor stories- yok lan şaka, attım sonra.

  Çof  çof  Stories                      


* ben de bundan bana da !!!


*  ferrarisine binen bilge

* "Korku hikayelerine gereken önemi veriniz"  K.Atatürk

*  şarkıyı dinledik. Sorumuz şu, 
Aşağıdaki sanatçılardan hangisi Çelik’tir?
A santana b rihanna c çelik d bendeniz. 
Joker haklarınız duruyor.

* tam yılbaşı ağacı süslenirken dinlemelik :


* ayrıca çok tartışılan santa klaus antalyalı mı problemine de son noktayı koyuyorum. evet. 
-ne evet 
-antalyalı.
- Şşş bakbi !
* abi mahallemize Horf horf diye havlayan bir köpek geldi napalım yabancı heralde
-karabaşla turşuyu alıp gidin bi sorun bakalım derdi neymiş
-horf horf horrr horf
-bilader bakar mısın
-horf ??


çiçekler açmak için baharla pazarlık etmez. 

bu kış mükemmelliyetçilik hortlağına karşı savaşalım. 

Geceler boyu bizi uykusuz bırakan, içi içimizi yememize sebep olan o şeye karşı. Bir de böyle deneyelim.

başkalarında da görünen bütün o hoşlanmadığımız şeyleri o kişinin milliyeti,türü ve cinsi gibi değiştiremediği ve değiştiremeyeceği bazı özelliklerin sahibi olarak kabul etmeye çalışalım. 
Bir de böyle deneyelim.

ve mesela; bu şöyle olmalıdır, -dir, -dur yerine, bu bana kendimi şöyle hissettirdi 'gibi' daha çok yargı bildiren değil, hali hazırdaki net durumu açıklar / bildirir biçimde kendi kendimize ve dışarıya ifade edelim.

sarı çizmeli hanım ağa


real horhor stories


"...hiçbir yazar gerçekle baş edemez, çünkü gerçeğin, inandırıcı olmaya çalışmak gibi bir zorunluluğu yoktur"

                                                         Mr. Roger Rabitoğlu

Japonya'da bir adam çok aşık olduğu sevgilisini bir sabah öldürüp parçalara ayırdı ve buzdolabına koydu. Bir kaç gün sonra tuhaf birşeyler olduğundan şüphelenen komşuları, polislerle birlikte kapıyı kırıp içeri girdiler. Genç kızın cesedini buzdolabında parçalar halinde bulduklarında hemen hemen yarısından fazlasının yenmiş olduğunu gördüler. Dehşet içindeki insanlar, hala soğukkanlılığını koruyan adama bunu neden yaptığı sorduklarında ilginç bir cevap almışlardı : "Onu çok seviyordum" demişti adam, "Onunla bir bütün olmak istemiştim."

* * *

Anadoluda bir köyde genç bir adamın cesedi defnedildikten sonra mezarlığın başından ayrılmayan eşi gelen seslerle şok olmuştu. Ölen genç adamın sesi mezarın derinliklerinden "beni çıkarın" diye bağırıyordu, boğuk boğuk anlaşılmaz haykırışlar geliyordu. Kadın uzun saatler boyunca onu oradan çıkarmaları, bir kürek vermeleri, kazmaları için köy halkını ikna etmeye uğraştı. Onu mezarı kazmaktan alıkoydular ve dinlemediler. Fakat ertesi gün kadın o denli korkunç çığlıklar ve tehditlerle ileri gitti ki bir doktor eşliğinde mezarı açmaya ikna olmuşlardı. Akşamüstü mezarlığa geldiler, toprağı kazdılar ve cesedi çıkardılar. Doktor uzun tetkiklerden sonra ölü olduğu konusunda kesin açıklamasını yaptı. "Ancak" dedi. "Bu ceset, henüz taze, öleli en çok bir saat olmuş" Doktor ölüm nedenini "boğulma" olarak raporuna kaydetti. Cesedin burnundan hala kan sızıyordu.

* * *



BİR KIŞ MASALI

Prenses Lily'nin Salıncağı

Bir varmış, bir yokmuş. Soğuk ve karlı bir kış günü ağır ağır yürüyen yorgun bir yolcu, uzaklarda ışıl ışıl parıldayan bir kasaba görmüş. Yolcunun kafasında iyice eskimiş bir kasketi, üstünde de üşüdükçe titreyerek iyice sarıldığı kalın siyah bir paltosu varmış. Yorgun ve üşümüş yolcu, sıcak bir kahve bulmak ve geceyi geçirmek umuduyla dizlerine dek gelen karların arasında yürüyerek, uzaklarda ışıl ışıl parıldayan kasabanın yolunu tutmuş. Ancak tepeyi aştığında uğuldayan soğuk bir esintiyle ürpermiş ve karşısında kasabayı koruyan kelebek perisi belirmiş. Ona kelebek perisi denirmiş, çünkü etrafında  ışıltılar çıkaran kelebekler uçuşurmuş. Peri onu durdurmuş ve  yolcuya, kedi kafalı olduğu için kasabaya giremeyeceğini söylemiş. Yolcu kasketini çıkarmış. Gerçekten de kafasının olması gereken yerde kocaman bir kedi kafası duruyormuş. "Ben evime gidiyorum, orada herkes benim gibidir" demiş. "Ama sen gizemli bir yabancısın" diye yanıtlamış peri de. "Sana nasıl güvenebiliriz ki?" Böylece kedi kafalı yolcu, geceyi ormanda şehirden kovulmuş köpeklerle birlikte geçirmek üzere, ağaçların oradan kendisine havlayanların yanına doğru ilerlemiş. Peri, yürürken onu bu Gizemli Şeyler Ormanı hakkında uyarmış. Çünkü burası  sisler içinde karanlık bir yermiş. Ağaçların gölgelediği tenha loşluklarda gizemli şeyler olurmuş. Kedi kafalı yolcu gidip karların üstünde uyuklayan köpeklerin yanına devrilmiş. Ama  yaşlandıklarından iyi havlayamadıkları için şehirlerden kovulmuş onlarca sokak köpeğiyle beraber tam uykuya dalacağı sırada suratında patlayan bir kar topuyla uyanmış. Uyanıp üstündeki karları silkelerken, "Ben kar ciniyim" demiş karşısındaki yeşil kukuletalı cüce. "Burası da bizim ormanımız. Köpeklerini de alıp derhal burayı terk edin" diye bağırmış. "Hepiniz !!"  Böylece oradan da kovulmuşlar.  Karlı yolda ağır ağır yürürken gürüldeyerek gelen tozlu, eski bir kamyon görmüşler. Horuldayarak konuşan kırmızı kamyon onlara, "Ben sizi götürürüm" demiş ve öksürmeye başlamış. Kamyon çok yalnız olduğunu ve hatırladığı kadarıyla dünya döndüğünden beridir yollarda bir o yana bir bu yana sürüklendiğini anlatmış. Kamyonla yol alırken köpekler tam da kasabadan geçtikleri sırada yemek kokusunu alıp, kasadan atlamışlar. Onları çağırsa da geri gelmemişler ve böylece Kedi kafalı da peşlerine düşmüş. Ateşte pişen sosisler ve teneke kupalarda dağıtılan sıcak kahveye imrenerek uzaktan bakarken, kasabanın perisi gelip "Madem ki buradasın" demiş. "Belkide efsanede anlatılan, beklenen yabancı sensindir ve bizim saat kulemizi tamir edebilirsin."  Kasabalılar saat kuleleri bozuk olduğu için neyi ne zaman yapacaklarını hiç bilmiyorlarmış. Akşama doğru kalkıyor, alacakaranlıkta dükkanlarını açıyor, çanı ne zaman çalacaklarını da bilemedikleri için bir türlü kilisede  toplanamıyorlarmış. İneklerini zamanında sağamıyor, ne zaman uyuyacaklarını, ne zaman yemek yiyeceklerini dahi şaşırıyorlarmış, bütün işleri birbirine girmiş. Kasabalılar da "Evet" demişler, "Büyük saatimizi tamir edersen, istediğin kadar burada kalabilirsin" 
"Ama sen iyi yürekli biri misin?" demiş peri.  "Çünkü yoksa yılanlı kapının yılanları seni bir lokmacıkta yutarlar". 
"Bilmem ki" demiş kedi kafalı. "Öyleyim heralde." 
Saat kulesinin demir kapısı zincirlerle kapalıymış ve zincirlere vurulmuş kilidi açan anahtarsa yeraltındaki mahzenlerin birinde daha önce hiçkimsenin açamadığı gizemli bir kapının arkasındaymış. Peri ona sihirli kelimeleri öğretmiş ve bir su kuyusundan aşağı sarkıtmış, kedi kafalı yarıya gelince görülen açıklıktan atlamış ve taşlarla kaplı yerler ve duvarlar arasında karanlık mahzenlerin gizemli kapısını aramaya koyulmuş. Gizemli kapıyı bulunca perinin öğrettiği sihirli kelimeleri söylemiş. Taş kapıda önce yılan suretleri belirmiş ve bu büyük yılanların üstüne atlayıp onu yemelerinden çok korkmuş ama hemen sonra kapı bembeyaz oluvermiş ve karlarla kaplı bir eşiğe dönüşmüş. Kedi kafalı karların erimesini beklemeden elleriyle yolunu açmış ve geniş loş bir samanlığa benzeyen bir yere gelmiş. Burası aslında boş bir samanlıktan daha çok bir ahıra benziyormuş ve bir inek kafasıyla taş bir sütunun üstünde duran anahtarı işaret etmiş. Anahtarı bir kolye gibi boynuna asıp, yeniden geçtiği yolları gerisin geri aşmış ve büyük su kovasına atlamış. Onu yukarı çektiklerinde tam olarak Prenses Lily'nin kasabadan geçiş saatiymiş. Prenses Lily, göklerdeki gizemli karlar ülkesinde yaşar ve bazen aşağı doğru kurduğu  salıncağını sarkıtıp uzun uzun sallanırmış. Kasabanın ana caddesinden de uçan salıncağıyla geçtiğinden, ona "uçan salıncaklı prenses Lily" derlermiş. Lily kedileri çok severmiş ve bazen geçerken çatıdan bir kediyi kucağına alır, onu çok sever, salıncağın dönüşünde onu çatıya, aldığı yere geri bırakırmış. Bu yüzden Prenses Lily kedi kafalı yolcuyu görünce çok beğenmiş ve ona yardım etmek için tam ayakları toprağı sıyıracağı sırada hiç yapmadığı bir şey yapıp salıncağından atlamış ve onun yanına koşmuş. Böylece birlikte saat kulesinin kapısına ilerlemişler. Kedi kafalı yolcunun, mahzenlerin derinliklerinde  bulduğu anahtar gerçekten de kilide tam uyuyormuş. Demir kapılar ağır ağır açılmış ve kulenin terkedilmiş görünen köhne ve paslanmış eşyalarla dolu içine girmişler. İçerisi önce karanlıkmış ama sonra gözleri karanlığa alışmış. Fakat ne görsünler? Kulenin büyük saate çıkan taş merdivenleri yıkılmamış mıymış? Kasabayı koruyan kelebek perisi, uçan salıncaklı prenses Lily ve kedi kafalı yolcu, bu hüzünlü manzaraya bakakalmışlar. Sonra prenses "Ben halattan merdiven yapabiliyorum" demiş ve köşeye atılmış eşyaların arasından halatları çekip alarak yolcuya bir ip merdiven yapmış. Peri de gidip bu halat merdivenin uçlarını yukarı bağlamış. Böylece kedi kafalı yolcu kulenin en tepesine tırmanmış, büyük tozlu saati dikkatle incelemiş ve bu çok ama çok eski büyük saatin dev çarkları arasına ışıklar saçan büyük bir kılıcın saplı olduğunu görmüş. Kılıcı çekip çıkarınca büyük saat tıkırdayarak  yeniden çalışmaya başlamış. "tik-tak tik-tak ne güzel zaman geçiyor" demiş peri el çırparak. Kedi kafalı ışıklar saçan kılıcı sırtına vurmuş, merdivenden inmiş ve prenses Lily ile birlikte yürümeye başlamışlar. Kasabalılar saatin yeniden çalışmaya başladığını görünce onları birer kahraman gibi karşılamışlar. Başlarına lapa lapa dökülen karlar gibi renkli konfetiler yağdırmışlar. Sonunda Lily "Benim zorba babam buralara gelmeme izin vermiyor, sihirli kılıcınla gel ve beni kurtar, böylece evlenip sonsuza dek mutlu yaşarız" demiş. Böylece ikisi birlikte salıncağa binip ileri geri sallanmaya başlamış, hızlandıkça hızlanmışlar. Göklere ulaştıklarında kedi kafalı kılıcını çekmiş. Ama adeta kılıç kendi kendine hareket etmeye başlamasın mı? Kılıç, gelen okları havada biçiyor, önüne geleni alt ediyormuş. Çok sakallı zorba kral, en iyi adamlarını bir bir deviren bu sihirli kılıcın karşısında kızının nihayet özgür olmasına ve kedi kafalı yolcu ile evlenmesine rıza göstermekten başka bir seçeneği kalmadığını anlamış ve onları karı koca ilan etmiş. Evlenip karı-koca olunca Prenses Lily kedi kafalı yolcuyu oracıkta öpmüş ve kedi kafalı yolcu, birdenbire yakışıklı bir prense dönüşmüş. Evliliklerini ve özgürlüklerini kutlamak için salıncaklarına binip birlikte kasabaya inmişler ve kedi kafalının her tarafa dağılmış köpeklerini toplayıp karlar içinde yürümeye koyulmuşlar. Az gitmişler uz gitmişler dere tepe düz gitmişler, sonunda köpekler etraflarında sevinçle hoplayıp zıplarken yaşlı bir ressama rastlamışlar. Bu ressam pek garip ve kocaman tablolar yapıyormuş. Yaptığı tablolardaki resimlerin her birinin aslında birer kar tanesi olduğunu söyleyince Lily buna inanamamış. "Senin gözlerin madem bu kadar keskin, göklerdeki babama bak bakalım, şimdi ne yapıyor?" diye sormuş. Adam başını bulutlara çevirmiş ve "Senin gittiğin için çok üzgün ve öfkeli, bir an önce geri gelmeniz için çareler düşünüyor, endişeyle yürüyerek kendi kendine konuşuyor" demiş. "Peki o zaman biz köpeklerimizle yaşayacağımız yumuşacak karlar arasında büyük bir kulübe arıyoruz, böylesi nerededir?" diye sormuş. Adam bakışlarını sağa sola çevirmiş ve uzaklarda bir noktayı işaret ederek "işte oradadır" demiş ve elinden çok iş gelen ihtiyar ve becerikli kar ressamı onlara bir kızak yapmış. Köpeklerini bu kızağa koşmuşlar ve böylece hızla gösterdikleri yöne doğru ilerlemişler. Dağlar, tepeler aşmışlar, ormanlar ve buz tutmuş nehirler geçmişler, sonunda onlara kızak yapan kar ressamının işaret ettiği yere gelmişler. Orada gerçekten de bir kulübe varmış ama dumanı da tütüyor, belli ki içinde birileri de yaşıyormuş. Hem bu kulübenin öyle köhne öyle yıpranmış bir havası varmış ki adeta devrilmiş  bir lokomotife benziyormuş. Kara bacasından çıkan dumanı da hala pof pof  gökyüzüne savruluyormuş. Köpekleri kızaktan salmışlar ve kapıya yaklaşmışlar. Bu evde aslında kötü bir cadı yaşıyormuş. Cadı onları içeri kabul etmiş etmesine ama asıl niyeti, onları birer hizmetçiye, köpeklerini de kendisine bağlı sadık birer köleye çevirmekmiş. Kedi kafalı yolcunun sihirli kılıcı cadının bu niyetini anlamış ve efsunlu yemeklerini hazırladığı mutfağa gidip  önce kazanı devirmiş ardından da cadının üstlerine  saldığı onlarca değişik yaratıkla çarpışmış. Köpekler de bu savaşta kahramanca mücadele etmişler; hoplamış, atlamışlar, koşmuşlar, havlamışlar. Sonunda cadı yenilmiş ve süpürgesine binerek orayı terk etmiş. 
Prenses Lily ve kedi kafalı yolcu da köpekleriyle birlikte yumuşacık karlar ülkesinde sonsuza dek mutlu ve barış içinde yaşamışlar. 
Gökten üç elma düşmüş; biri anlatanın, biri dinleyenin, biri de masal kahramanlarının başına.

son

kamera arkası & yorumlar

* ...suratında patlayan koca bir kar topuyla uyanmış, "ne var n'oluyor böyle' demiş. "Ben kar ciniyim" demiş karşısındaki cüce. "Kar yağdığında ortaya çıkarım / tek bir kelime daha edersen ağzını kırarım"
"Böyle iş mi olur? / Hem yaptığın çok yanlış" demiş kedi kafalı.
"Ne yapalım ekmek parası / geçinip gidiyoruz / Burası bizim bölgemiz / Köpeklerini de alıp derhal bu ormanı terket" demiş cin. "HEPİNİZ !!!" diye bağırmış.

* bu adamların da hiç işi gücü yokmuş gibi, bütün gün burada oturup sıcak çikolata ve kahve içerlermiş.

* Sen de nereden çıktın ? Masalların temel olayı kolay takip edilebilir olmalarıdır. Ben bu kadar yan karakterle nasıl başa çıkacağım ?
"Ben Jim Morrison'ım" demiş adam. "Bir gemi ve altmış adamım var / Hepinizin de cehenneme kadar yolu / Köpekleri uyandır, buradan gidiyoruz" demiş. Yolda, bacadan eve girmeye çalışırken yakalanıp karakola götürülen bir noel babayla, açlıktan kızağa koştuğu geyiklerinden birini pişirip yemeye koyulmuş bir başkası da onlara katılmış...

* "Sendereden, aman yaa sen de nereden... baştan hadi...

* kasabanın kendi zamanını şaşırmış insanları.

* "ama korkuyorum" demiş kız. "Ben ne zaman peri masalları anlatırsam gizemli şeyler olur ve sihir dünyaya yayılır" 
Öldüğü gün  lapa lapa kar yağmış ve bembeyaz mezarlığın bütün ağaçlarının dallarını kara kargalar kaplamış.

*...turuncu ışıklar saçan bir kılıcın....   "neden turuncu ışıklar  saçıyormuş?" Bunun bir cevabı var mı? . Masallarda hemen herşey geneldir, bir ejderha, ejderha, periyse peridir.  Gereksiz ve manasız tasvirler muhakkak zaman içinde kaybolur gider. Işıklar saçması onun büyülü olmasına ithafen, o halde ışıklar saçıyormuş daha doğrudur. 2. simgesel anlamlarına asla kafa yormamak gerekir, üstünde düşünmekten özenle kaçılımalıdır. 3 mutlaka birkaç çarpıcı imge olur. Salıncaklı kız, kedi kafalı adam. Bunlar unutulmamayı sağlayan ilgi çekici ve orijinal öğeler olmalıdır. Kurabiye çocuk, pinokyonun burnunun uzaması falan. Ve iyi masal kendi kendini yazdırır. ...çünkü langur lungur masal yazılmaz. Bir masal ilk defa anlatılırken kullanılan bütün işlevsiz ayrıntı ve yan karakterler zaman içinde kuşaktan kuşağa kaybolur ve masal duru bir sadeliğe kavuşur.

* ...ego ...roman kaldırır, roman problem etmez ama masal, gerek kişisel gerekse etiketsel bir egoyu asla kaldırmaz, -din, dil, ırk, milliyet-  bağışlamaz ve dışarı kusar. Günümüzde masal yazılamamasının aslında daha açık bir ifadeyle söylersek genel olarak masal yazılamamasının en temel nedeni budur. Masal, çizgide bekleyip kafa golü atmaya hazırlanan forvetlere uygun bir yazın türü değildir. Yazıldığı sanılan hemen tüm harika eserler aslında derlemedir. Grimm toplamadır, Binbir Gece toplamadır, Ezop tam olarak masal değildir, zaman zaman politik hiciv de içeren fabl türündedir vs vs. Sonuçta masal zor bir türdür, çocuk oyuncağı, hafif bir meşgale değildir ve iyi masal çok azdır. Bu şaşırtıcıdır çünkü romanın şunun şurasında elle tutulur iki yüzyıllık nisbeten yeni geçmişine karşın masalın binlerce yıla uzanan bir tarihi vardır. Masal derinlikli geleneksel kökenlere sahiptir, toplumların ilkel bilinçaltını yansıtır ve hafife alınabilecek bir uğraş değildir.  Ya da aksine o denli hafiftir ki ele gelmez.

* "görüyorsun ya bir geleneği sürdürüyoruz seninle"

* 'hem insanlar bana da zaman zaman birer taslakmış gibi geliyor'


* Bu kış sadece kendinizle ilgili  bir gazete çıkarın, ya da sevdiğiniz biri ile ilgili, köşe yazarları falan olsun, bir tanesi yeni iş başvurunuz hakkındaki ayrıntılı değerlendirme ve analizler yapsın, bir başkası eşinizle olan gerginliğinizi yorumlasın hepsi sadece sizden bahsetsin, burçlar köşesinde tek bir burç diğer burçlarda da sadece o burçla olan ayrıntılı ilişkileri tanımlanıyor olsun falan, sporda sadece sevdiği takım ve sadece sıradan ve basit şeyler olacak. İşte mesela çayına şeker atmayı unuttuğunu farkeden Muharrem efendiyi yeniden mutfağa dönerken görüyoruz –sinirli bir bakış elinde çay-  mesela reklam tam sayfa –sabahları beyaz çarşafların arasında lavanta kokusuyla uyanmak istemez misiniz? –o halde çarşafı değiştir, küçük odada bazanın içinde temiz olanlar- Bu kişisel gazeteleri de birbirlerini tanımak isteyen insanlar birbirlerine falan gönderseler falan bence çok eğlenceli olurdu.


Galactic ve Trombone Shorty !!


* Bir afrika kabilesinde (massailer galiba) köyde en yükseğe zıplayabilen adamı köyün en güzel kızıyla evlendiriyorlarmış. Belgeselde gördüm de kabile bayaa uzun ama inceden şüphelenmedim değil, acaba beyaz adamlar geldiğinde onlarla dalga geçmek için mi böyle hikayeler anlatıyorlardı acaba. Bence kafa yapmış da olabilirler, bir başka belgeselde de şey görmüştüm; yamyam kabilesine gidiyorlar bunlar, konuşurken "en güzel en lezzetli yeri neresi" falan gibi böyle hafif alaycı bir ifade ile sorunca yamyam da kıza bakarak beyaz genç kadınların kol bölgesi falan diye işaret ediyordu (hemen oradan uzaklaşıyorlardı neşeyle )


Apollo 13 : Houston bir problem var !!

-mesai biter ben kaçar aga, yerime bakacak arkadaşa anlatırsın artık

Apollo 13 : Houston bir problem var !!

-senin problemin kendinle dostum, beni bu işe karıştırma

Apollo 13 : Houston bir problem var !!

-o zaman deriiin ve yavaaş bir nefes alıyoruz, pozitif düşünüyoruuz

Apollo 13 : Houston bir problem var !!

-döndüğünüzde hallederiz astronot kardeşim, yapacak çok iş var şimdi, meşgul etme hattı

Apollo 13 : Houston bir problem var !!

-tamam ben yetkili bir arkadaşa sizi yönlendiriyorum (diling dolong biling bolong –bekleme müziği-)

Apollo 13 : Houston bir problem var !!

-13-14 anahtarı çekmecede canım, artık kendiniz bakacanız bu işlere


Apollo 13 : Houston bir problem var !!

-asıl problem problemin olmaması dostum, yani probleme bakış açını değiştirmeye çalış, tamamen olaya bakış açın  problemi yaratıyor bence bla bla bla

Apollo 13 : Houston bir problem var !!

-olm televizyonun sesini biraz kısın lan, adam bişiy diyo galiba

Apollo 13 : Houston bir problem var !!

-ZZzzzzzz

Apollo 13 : Houston bir problem var !!

-Keep Calm and break to R e a l i t y !!!


* geçen, geçen dediğim iki gün önce kafayı şeye taktım, ...onbinlerce şiir içinde intikam temalı şiirlerin sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor, istatistiğe vursak yüzde sıfır onda beş bile değil. Niye yazılmıyor böyle şeyler diye düşünüp vs vs . Çizilse aslında daha iyi olur.



MUTSUZLUK KIŞI *

yanlış kaynamış kemikler gibi kırılan
(çürüyen nefeslerinde ağır iltihap kokusu)

sabaha karşı üçte denizden bir araba çekiliyor
yüksek güvenlikli bir otel odasında 
soğuk ve kaprisli bir kadın sesi telefonda titriyor
intikam, sessiz büyüyen kırılgan, beyaz bir çiçek gibi açıldığında
(masalar derli toplu, perdeler muntazaman örtüktü çıktığımda)
bu, hızlanan adımların, düşen adamların yazgısıdır

geceyarıları çalışan polis telsizleri huzursuz ve boğuk uğulduyor
(takım elbiseli bir adam geniş bir dairenin kapısına şerit çekmektedir)
boynu kırılmış bir adam merdivenlerde kansız yatıyor
artık güvenli olmayan beyaz  hastane odaları 
ağrılı bir nöbet gibi süren tehlikeli bekleyiş saati
zehirli bir sis gibi yayılan belirsizlikler içinde
zihni uyuşturan bir acı hissediliyor

güneş bugün sessizce çekilmiş
dışarıda mavi bir aydınlık büyüyor
sabah çiseleyen yağmur ve çelik mavisi ışıklar
dingin, güçlü, yumuşak bir sessizlik örüyorlar şehre
sessiz sedasız ayrılan bir takada yanmış mazot kokusu
muşambanın altında tedirgin bir el saatini yokluyor
sonra herşey sona eriyor, sonra herşey bitiyor

* İmparator Conan, Alfa yayınları, Sayı : 8, mutsuzluk kışı

                                                                                                                                                                                                                          // meraklısına not : yalnız içinden şiiri 1 c.ersöz, 2 a.telli 3 a.ilhan sesiyle okursan kesin çok komik oluyor garanti ediyorum.  üçte üç yani. // (orijinalite eksik kuzum.) 


Soru:
“hayatta aşktan ve müzikten daha önemli şeyler de vardır, şimdi ne olduklarını hatırlamıyorum, ama muhakkak vardırlar heralde…” sözlerinin sahibi eski ve muhtemelen Jazz’cı o müzisyen kimdi?

ALES 

23)  make your day positive with ………...
an axe b) tahta c) love d)hamburger


Durgun gölün üstünde parıldayan yıldız ışıkları. Kristal kuğular gölün üstünde yüzmektedir. Topluluk bilinci olmayan tek başına yeter bir kalabalıktım önceden.

B planı olmayan adamlar

...herşeyin sonuna geldik. Tam bu noktada Julie London şarkı söylüyor olacaktı. Gündüzleri güzeldi. Dışarıda parlayan sıcak, tombul, sarı güneş içeri sızarken herşey anlaşılır, makul, heralde halledilebilir görünür.  Dünya temaşa edilecek bir sanat eseri olarak harikulade, olağanüstü, yaratıcı ve büyüleyici ama içinde yaşamak için değil henüz. Raporumda bunu da belirtmeliyim. Tanrı da sanırım bu kar küresini o amaçla kullanıyor. Tamam dostum fazla sallama. Herşey değişiyor olsaydı, bir şeylerin değiştiğini bizim de görmemiz gerekirdi öyle değil mi? Sefil bir varoluşa irade bahşetmek çoğu zaman acımasızca. Bu arada gönderdiğin kitapları okudum. Çıkış yok, işte buradayız değil mi? Uyanınca gördüğümüz rüyaları anımsayacak mıyız? Çünkü kalmadı öyle ölümüne beklenen kadınlar, saplantılı tutkular, kar bekleyen çocuk iyimserliği. Ama bundan daha on yıl falan önceydi; öğleden sonraları bakkalın önünde durup kendisine çokoprens alınmasını bekleyen  iri sarı sokak köpeği harikaydı mesela. Bütün bunlar nereden aklına geliyor? 

(ne zaman yazıldığı belli olmayan bir not)


makas a. Ar. 1. Kağıt, bez, saç gibi şeyleri kesmeye yarar araç olup birbirine ortadan çapraz eklemlenmiş iki bıçaktan yapılmıştır. 2. makas biçiminde çatılmış şey
makaslı s. makası olan.
makasçı a. Demiryollarında makasları açıp kapayarak trenlere yol veren işçi.
makasçılık a. 1. Makasçının görevi. 2. (Gazetelerde) Başka gazetelerdeki haberleri kesip olduğu gibi aktarma işi.
makaslanmak Kesilmek : Bu film makaslanmış.




YIKILMAYAN ADAMLAR

alt başlık : Kurulmayan Büyük Dolabın Efsane Direnişi

yer, Amerika ohaya, kentikit eyaleti, şehrin batısında bir getto bölgesi. zaman, günümüz (dublajlı okunması önerilir)

Dört saatin sonunda odanın ortasına dek gerilemiştik. Dolap, yatağın başından başlayıp odanın kapıya kadar olan kısmını ele geçirmiş gibi görünüyor ve bizi yanına  yaklaştırmıyordu.

"Pekala" dedi Mike, "Sakin olmalıyız dostum, sen önce pencereyi kapat yoksa doğrulamıyorum burda" 

Kafamı doğrudan kaldıramadığımdan kolumu yukarıdan üstünkörü bir yoklamayla arayıp bulduğum ve köşesinden yakaladığım pencerenin çerçevesini örterek kapattım. Bu bizi biraz rahatlatmıştı.

"Hey mayki, dolap gerçekten de işimizi bitirdi ha dostum?" Sonra derin bir nefes alıp toparlanmaya çalışarak "İngiliz anahtarını almamız gerekiyor" dedim kararlılıkla. 

Anahtar ve diğer ıvır zıvır, salonla birleşik mutfağın lanet çekmecelerinden birindeydi, ama bunun için öncelikle salona kadar, en azından aramızdan birinin gidip, geri dönebilmesi şarttı.  Ancak bunun için kapıya doğru ilerlememiz gereken yolu kaybetmiştik. Tüm geçişleri tutmuştu. O bölgeyi geri almamız gerektiği gün gibi açıktı. Dolap gerçekten tashşaklı çıkmıştı dostum lanet olsun.

"Tamam dostum, sakin ol ha, ufak sorunlara odaklanalım öncelikle, ne derler bilirsin, güne pozitif başlamak gibi dostum, neden terlik almadık ki zaten, bütün yerler vidalarla kaplı, belki de şu büyük kapağı çekersek, evet dostum işte böyle,  oradan senin geçebileceğin kadar bir koridor açılabilir ha"  Üniversite döneminde kısa bir süre ragbi oynamıştı ve top ona fırlatıldıktan sonra koşarken çok hızlı yön değiştirebilmesiyle, manevra yeteneğiyle övünür dururdu. Biraz sağa hızlı depar sonra aniden sola kırardı. Artık bunun bize de bir faydası dokunacağını umuyordum sonunda. Dolap parçalarıyla sessiz bir bakışma içinde onun geçebileceği kadar dar bir koridoru açmanın yolunu arıyordum. Doğrusu, fena köşeye sıkışmıştık.

snopsis ?? ön bilgi?* back to the beginning ? bir gün öncesi ?? başlangıca geri dönüş ? flashbek?? 

Bu yazı, nihayetinde gerçekten saygımızı uyandıran büyük ahşap bir dolabın kurulmamak için yaptığı efsane direnişinden  bahseder ve onun aziz hatırasına adanmıştır. Aşağıdaki giriş paragrafı karanlıkta spot ışık tutulmuş tanıklar anlatıyor / oradaydık tarzında programlarında olduğu gibi hayal edilebilir. Çünkü dolabın bir kaç hafta sonunda bize verdiği duygu buydu.

Taşıyacak bir kaç parça eşyası olduğunu söylediğinde ilk önce aldırmamıştım, güzel güneşli bir günün sonunda sakin bir akşamdı. Geniş ve rahat odamda kahve içerek laflıyorduk. Herşey normal görünüyordu. Zaten hep böyle olur. Bir kaç parça eşya problem olmaz diye düşünmüştüm. Ancak bunlardan birinin sürmeli kapısı ve iki büyük alanıyla kendi halinde görünen bir dolap olduğunu öğrendiğimde, işler kendi adıma değişmişti. Çünkü seneler önce ben, daha büyük, daha çok parçalı bir üç bölümlüsüyle uğraşmak zorunda kalmıştım. O şimdi gözüme denize açılmaya hevesli bir yeni tayfa gibi görünüyordu, bense senelerimi ahşap yelkenlilerde dolaşarak geçirmiş eski bir deniz kurdu olarak onun alçakgönüllü cüssesine, modern ve pratik izlenimi veren görüntüsüne aldırmadan  kesinlikle ciddiye almamız gerektiğini biliyordum. Ama söylediğim gibi bu davada ortağım olarak çalışacak olan Mike'ın henüz kiminle uğraştığından haberi olmadığınden neşesi yerindeydi. Yeni bir eve çıkmıştı, kirası uygun, manzarası harikaydı. Daha ne olsundu **ına koyayımdı.  Neyse ki parçalara ayırdığını söylemişti. Ayırdığı parçalara rakamlar ve numaralar yazmıştı. Zaten uzaktan bakılınca, kendi halinde iki kapılı, yatak odalarında yine kendi halinde duran türden ahşap bir elbise dolabı gibi görünüyordu. 

(Daha sonradan bu harflerin aslında pek bir anlamı olmadığını, aslında dolabı parçalayanın da eve gelen ve bu işlerden anladığına inandığı bir arkadaşı olduğunu, yazılamayıysa arkadaşının kendi kafasına göre yapmış olduğunu öğrenecektim. Yani kısacası elimizde sadece üstünde kurşun kalemle iç kısımlarına harfler yazılmış olan parçalar vardı. Nasıl birleşecekleri şemasıysa, adeta düşmana ait gizli bir plan gibi, dolabı parçalayan arkadaşının kafasında kalmıştı. Becerikli arkadaşı kafasındaki bu planı bizimle paylaşmayı uygun bulmamış, onu bir kağıda aktarma gereğini duymamıştı. Böylece parçaları çevirip yan yana koymuş, suratlarımızda belirmiş olan masum, çokça hüzünlü, ilk kararlılığını kaybederek sarsılmış, neredeyse buruk, hemen hemen çaresiz bir ifadeyle harflere bakıyorduk bir kaç saat sonra. 

"F, G, J, M. Hah bir de bu var?" 

"Onun üstünde ne yazıyor?" 

"U" 

Bunun bize nasıl bir yardımı dokunacağını kendine sormamıştı. İstersek pekala bu harfleri silip, yerlerine başka harfler de yazabilirdik. )

Diğer eşyaları, koltuk takımı, ufak bir buzdolabı, baza ve bir yığın ıvır zıvırın yığılı olduğu ağızlarına geniş şeffaf bant çekilmiş karton kolileri panelvanın büyük beyaz kasasına attıktan sonra ahşap dolabın parçalarını dikkatle  tek tek elimizde taşıyarak uygun yerlere yerleştirmiştik. Ardından eşyaları dokuzuncu kata çıkardık ve benim bunlarla bir alakam yok, beni bulaştırmayın diye dile gelmek üzere olan bazayı da salonda bırakıp, evin tek odasında, -yatak odasında- ahşap dolabın bütün parçalarıyla baş başa kaldık. Bu bir yüzleşmeydi. Ben bu anın eninde sonunda geleceğini biliyor ve kendi adıma olabildiğince geciktirmeye çalışıyordum. Ama buradaydık işte sonunda. Dolap ve Biz. Sessiz bir bakışma içerisindeydik. Ne nereye bağlanır, hangi parça nereye uyar, yukarıdan tutunca raf kısımları nasıl devrilmeden çıkmadan kenar tarafa girer ?? 

Bu sessiz bakışma uzadıkça adeta dolabın bunu bir çeşit meydan okuma olarak algıladığını hissetmiştim, yine de hala çokça ciddiye almama eğilimindeydik. Önünde sonunda bir dolaptı, tek başınaydı ve bizse aklı başında, güçlü kuvvetli iki kişiydik, hatta teknik ekipmanlarımızla birlikte gelmiştik. Anahtarlar, çiviler, vidalar, tornavidalar, şarjlı bir matkap, değişik uçlar, biri küçük biri büyük iki çekiç, dübeller... Hazırlıklıydık, enerjimiz yerindeydi.

Bu sessiz bakışma evresini ilk kim bozdu anımsamıyorum. Ama ilk kalkışmamızın hemen ardından kendimizi bir gürültü sonrası salona atmış bira içer halde bulduğumuzu anımsıyorum. İlk arbedeyi yokmuş, hiç yaşanmamış gibi üstünde hiç konuşmadan atlatma eğilimine girmiştik. 

"Kolonların basları çok iyi dostum, lanet olsun"

"Evet dostum, lanet olsun, sesleri bir harika"

Sağlam bir tanıtımla heyecanlanıp değerinin neredeyse iki katına aldığı müzik sisteminden duyduğu üzüntüyü ona unutturmak için kolonlardan yayılan sesi iltifatlara boğuyordum. O da bunun farkında değilmiş gibi yapmak zorunda kalıyordu, çünkü farkında olursa yaptığı seçimle ilgili yanılgısıyla yüzleşmek zorunda kalacak ve gereğinden kesinlikle çok daha fazla para bayıldığını itiraf etmek zorunda kalacaktı. Ancak şu an dolaba karşı sessiz bir ittifak halindeydik ve bu çeşit çekişmeleri şimdilik geride bırakmamız gerektiğini ikimizde sezebiliyorduk. 

Aslında herşey, müzik sisteminin büyük çoğuna bir defa bile basmayacağı o karmaşık düğmelerle dolu uzaktan kumandası yüzünden olmuştu. İlerde kumandayı karıştıra karıştıra her nasılsa elimde kalacağını -bozacağımı- bilmeden evirip çevirerek tuşların üstündeki küçük grafiklerden neler yaptıklarını, ne işe yaradıklarını çıkarmaya uğraşarak "Tizleri hiç bozmadan şu ikisine aktarıyor" dedim. "Pes ve tok olanlarıysa şunda tutuyor p*zevenk"

İkimizde diğerinin aklında aslında az önce kendi içine gürültüyle yıkılarak devrilmiş olan dolaptan başka bir şey olmadığını çok iyi biliyorduk. Ancak o bizi yan odadan sinsice dinlerken Mike da bu oyuna uzlaşmacı bir tavırla eşlik etmeyi daha uygun bulmuştu. Planlar kurduğumuzu anlamamalıydı, onu hazırlıksız yakalamaya sessiz bakışlarla gizlice karar vermiştik.

"Evet dostum lanet olası adamlar yapmışlar..."

Evin geri kalanı bir kaç gün içinde yoluna girmiş gibiydi, biz de zaman zaman dışarıdan sandviç ve cola söylüyor, etrafa dağıttığımız kolonlardan yayılan şahane kalitedeki müzik eşliğinde işimize ara veriyor, dinleniyor ve yeniden toparlanmaya çalışıyorduk.

"Tamam dostum, bu kadar yeter ha, artık işimize bakalım, bugün aldığın o yeni parça nerede?"

Gündüzleri işini yapıyor ve akşamları uğrayıp beni alıyor ve birlikte dolapla uğraşıyorduk. Dün gece, yuvası oldukça yumuşamış olan beyaz dübel gibi olan şeylerden biri çıkmış, sallanıyordu; Mike ertesi gün öğleden sonra işyerinden izin alıp çıkmış ve aynı parçadan, tam olarak aynı vidalardan yuvasıyla birlikte bulduğunu açıklamıştı telefonda. Bu beni çok sevindirmiş, nihayet bu gece artık dolabı toparlayıp kuracağımıza olan büyük bir inançla evin yolunu tutmuştuk.

"İşyerinde bırakmışım." diye iç geçirdi.

"Daha doğrusu arabada. Lanet araba da işyerinde kaldı. -büyük panelvandan bahsediyordu- Artık oraya şimdilik kağıt sıkıştıracağız. Daha sonra sadece o kısmı değiştiririm ben"

"Dolap bir defa kapandıktan sonra o parçayı nasıl çıkartabilirsin ki dostum, belki de bundan vazgeçmelisin ha, parça dışarıda kalır ve sen de sadece kağıt sıkıştırırsın."

"Hayır dostum, onunla uzlaşmak istemiyorum. Bizimle inatlaşarak, kendi halinde gevşekçe sallanmanın yolunu açmaya çalışıyor, başka bir alternatif düşünmeliyiz"

Böylece son birayı da pencerenin önüne bırakmıştık. Harika bir manzarası vardı salonun. Geniş ve ışıklı sahalarda mahallenin gençleri basketbol oynuyor, kızlarsa müzik dinleyerek onları seyrediyordu. Çok yakında aralarına karışacağımızı hayal ediyorduk, belki bir playstation, tatil çeki,  hayat yeniden güzel olabilir, ışıklar içinde parıldayabilirdi; ama daha önce önümüzdeki nihai sorunu, bölüm sonu canavarını geçmeliydik. Böylece dolap o an yanımızda olmasa da aslında dinlenirken de bizimleydi. Yan odada onu yeniden toparlayabilmek için gizlice plan yaptığımızın farkındaydı. Sakince yanına gittik, bela istemiyorduk. Önce duvara tutturacağımız kısmı iyice ölçüp yerine çaktıktan sonra geri kalanı bu sağlam sabit parçalara tutturarak başlamayı denedik, ancak gereksizce karmaşık olacak açıklamalardan ötürü bunun saçmalığı kısa zamanda ortaya çıkmıştı. Hemen sonra gelen ilk yeni fikirle yeniden taarruza geçtik. Ortadaki büyük parçayı bulmuştuk çünkü. İki bölmeyi birbirinden ayıracak olan dikey olanı değil de, üstteki birleştirici ana unsur olan yatay parça. Mike'ın onu alıp havada ilk tutuşunda, dolabı kurduğumuzda nasıl da kendi kendine öyle duracağını hayalimizde canlandırarak heyecana kapıldık. Doğrusu ilk atılışta büyük bir H harfi oluşturmayı da başarmıştık. Ben parçaları dikkatle bir arada tutarken o da H harfinin ortasındaki çizgiye denk gelen bölümün çıplak sunta olarak görünen kenarını, gövdeyi oluşturacak kısma yaslamış, dış kısımdan içeri doğru şarjlı el matkabıyla vidalamaya uğraşıyordu. Ancak bir anlık dengesizlik sonucu -ayağına yerdeki vidalardan biri geçmişti sanırım- duvardan alması gereken gücü güçlükle tuttuğum yan parçalardan birine aktarmak dikkatsizliğini gösterince, dolap böylesi bir saygısızlığı hiç hoş karşılamadığını açıkça belli eden bir netlikte paldır küldür devrildi.

Gürültüye gelen komşulardan ikisi de bize katılınca, yani böylece daha birkaç saat sonra aramızda kendi haline bir dolap edebiyatı antolojisi oluşmuştu. Herkes oturma grubunda yayıldığı yerden kendi elbise dolaplarıyla ilgili anılarını, hikayelerini anlatıyordu. Yeniden başlamak için bu günlük geç olmuştu ve birdenbire bastıran yenilgi duygusunu, yaşadıklarımızın aslında olağanlığı ve geçiciliğine kendimizi inandırmaya çalışarak hafifletmeye uğraşıyorduk. Mike üniversite yıllarında kaldığı öğrenci evinden bir anektod anımsamıştı.  

"...sonunda arkadaş parayı çekmişti, ancak bir problemi vardı. Para hem, her tarafa dağılmış eşyaları toplamak için bez bir bekar dolabı almasına hem de karıya gitmesine yetmiyordu. Dolap kesinlikle acil bir ihtiyaçtı ancak aylardır da tık yoktu ve ortama yeni gelen bir kadının parasını ödeyen bütün erkekleri kasıp kavurduğundan söz ediliyordu. Böylece arkadaşı salonun ortasında kendi kendine konuşarak dolaşırken bulmuştuk.

'Dolap mı, karı mı ? / Karı mı, dolap mı ?'  

'Dolap mı, karı mı ? / Karı mı, dolap mı ?'  

Bu bir süre sonra adeta bir Shakespeare tiradı ciddiyetinde varoluşsal bir probleme dönüşmüştü onun için. Para olduğu gibi kalabilir ve en azından ay sonuna kadar defalarca midesine doğru düzgün bir şeyler de girebilirdi. Ama verdiğimiz bu yeni fikir onun için durumu daha karmaşık bir hale getirmişti. 'Para mı, dolap mı?' dedi mistik bir ifadeyle. Yeni bir keşif içinde olduğunu hissettiren bir ciddiyeti vardı. Ona yardımcı olamadığımızı anlamıştık. 

'Karı mı, para mı, dolap mı?' 

'Karı mı, para mı, dolap mı?'

Kendine bir çay aldı, bir süre televizyona baktı, sonra yeniden yürümeye başladığında aynı soruyu yineliyordu. 

'Dolap mı, karı mı? / Dolap mı, karı mı?' 

Paradan vazgeçtiğini anlamıştık."

"Sonunda ne oldu?" dedi gelen komşulardan biri kendini tutamayarak 

"Karıya mı gitti?"

"Evet" dedi Mike. "Bizimle birlikte ertesi gün karıya gitti" 

Kahvesinden bir yudum daha aldı. "...ancak son dakikaya kadar kararsızlığını korudu, nihayet vardığımızda arabadan inmeyi reddetti ve kösün kösün geri döndü. Bez dolabını alıp paşalar gibi birlikte kaldığımız odaya kurdu. Hatta bana da bir raf verdi. Ancak verdiği karardan tatmin olmadığını, onun bazen sessizce dolaba çakılı kalan bakışlarından çıkartabiliyordum."

Uzun uğraşlardan sonra bir süre dolabı kendi haline bıraktık, ben de arayıp sormuyordum, yenilgiyi kabullenmiş gibi görünüyorduk, ancak aslında ne olduğunu o an bilmediğimiz belirsiz bir fırsat kolluyorduk. İşte o ara benim de ikinci elden öğrendiğim o olaylar gerçekleşmişti. Mike'ın arkadaşlarından Robert, kız arkadaşı Jane'yi alıp eve gelmiş yatak odasında iş üstünde yuvarlanırken kendilerini bir ara yerde bulmuşlardı. Onların da olaylardan ve dolapla verdiğimiz mücadeleden haberleri vardı ve bizi her anlamda destekleyeceklerini bildirmişlerdi. Jane yuvarlanıp düştüklerinde yattığı yerden Robert'ı durdurmuş ve ona dolabın boşluklarından birini işaret etmiş, Robert'ta yan devrilip tam o noktadan bakınca o da görmüş, sonra kalkıp dolabın yamuk yapısını incelemişlerdi. Çünkü dolabı belli bir uzlaşı durumunda bırakmıştık. Dolap yamuk yumuk halde teorik olarak 'ayakta' duruyor ama Mike'da elbiselerini içine yerleştiremiyordu. Hiç kimsenin işine yaramayan türden bu boktan uzlaşı halini sessizce seyrederlerken iki parçanın birbirinin yerine takılmış olduğunu farketmişlerdi. Ayrıca gavurların fazla yaptığına inanıp kenara koyduğumuz başka bir parçanın tam olarak yerini de saptamayı başarmışlardı. Bir saatten az bir sürede hemen hemen her şey yerli yerinde görünüyordu. Hatta kanıt niteliğinde bir fotoğrafta çekmişlerdi. Mike bana bunları anlattığında odaya gidip baktım ama dolap artık orada değildi. 

"Bazayla birlikte ondan da kurtuldum" diye seslendi. 

"Sökmeye gelen adamlar ellerini atınca dolap kendini öyle bir koyverdi ki, kesinlikle doğru bir karar verdiğime bir kez daha inandım." 

Kendine yeni bir bira açıp kanapeye yıkılırken "Ama yine de" diye iç geçirdi. "Zaman zaman onu çok özlüyorum" 

gerçek bir hikayeden uyarlanmıştır. 

(Sadeleştirilmiştir...kırılan bir suntanın marangozdan ölçüleri verilip aynısından kestirilmesi ve açılan yeni yuvarlak deliklerin önce tam denk gelmemesi bla bla bla...  tamam kestiik)
dolap -temsili değil-

orijinal kahramanlar daha sonra ne yaptı ?

Mike : Altı hafta sonra iş değiştirdi ve evi boşalttı, müzik setinin kolonları bir süreliğine benim odama geldilerse de kumandası bir kaç saat içinde bozuldu.

Tommy : Hey, bu benim dostum, lanet olsuun, nasılım, iyiyim lan galiba, hadi bakalıım.

Komşular : Biri şehir dışına diye gittiği tatilden geri gelmeyince, diğeri de iki aylık kira borcunu takıp kayıplara karıştı.

Robert : O olaydan sonra bir rock grubu kurdu, klasik Jazz parçalarını yeni bir yorumla garip bir dinleyici topluluğu ile buluşturdu.

Jane : Robert'ten ayrılıp kendine bir uçak kiraladı ve Bahamalar'a gitti. Bunu hiç böyle ifade etmese de, hepimizin çok salak olduğunu düşündüğünü biliyorum.

Dolap : Yeni sahiplerini önce kaybolan vidalar, eksik parçalarla oyaladıktan sonra, kimsenin evde olmadığından yararlanarak zifiri karanlık bir gece kirişi kırdı. Bize San Fransisko'dan attığı dört kartpostalın ilkinde Şikago Bulls maçını seyrediyor, ikincisinde bir barın levazamat, ıvır zıvırının bulunduğu bir yerde pinekliyor, üçüncüsünde sarı spor bir araba kullanıyordu. Dördüncü kartpostaldaysa üstünkörü seçilmiş bir San Fransisko'nun havadan görünüşü manzarası vardı ve daha özensiz bir el yazısı kullanılmıştı. Artık yazamayacağını, yoğun olduğunu bla bla bla...

t h e  e n d





Kısa Hikaye : 

Kahve ve Çikolata

"uzunca bir zaman sonra, canını çok sıkacak bir haber alacaksın"
"ve...ee..."
"sakın bunun benimle ilgili olduğunu düşünme"
"..."
"bu tamamen seninle ilgili"
Diğer adam dört sene bu şekilde yaşadı. Dört sene sonra "Demek bu idi" diye düşündü ilkin, ama belki de değildi, çünkü yani ne alakası vardı. Böylece yaşamını sürdürdü.
Bugün, yani onaltı sene sonra yeni bir haber bekliyor. 
Ama, daha değil.


* * *