Koşarak kaçan Tavşan  /  ilk bölüm

 

Sokağımızda hav huv diye  havlayan bir köpek var. Baştan savma. Köpek olmaktan sıkılmış gibi. Gününü doldurmayı bekliyor. Hav huv …

 

 Age of Empires'ta karmaşık bir muharabe analizini seyrettikten sonra;

 “Aslında altın kasıcan Hacı, Paso Baladin bascan yirmi yirmi” diye düşündüm.

 

…ve ne zaman “ama Tolga abi ben dörde (ya da altıya) basmıştım” diyen bir çocuk olsa ben hep ona inanırdım. Tolga abininse geçen yıllar içinde giderek Hügo’ya benzemesi çok garipti. Ya da bana mı öyle gelmişti.

 

Araziye gittik geçen dayımla. Doğa bana huzur ve mutluluk veriyor. Toprağa uzandığında anlaşıldığını hissediyorsun. Bir gün öleceğini hatırlamanın verdiği rahatlık değil sadece bu. Otlar ve başka otlar kilometrelerce. Belki nasıl geri geliyor ya da neden kayboluyorlar merakı. Açık havada eğilip büyüteçle yaklaştığım renkli bir çiçek odaklanmış güneş ışığının altında kuruyup dağılıyor. …ama herşey ruhu olgunlaştıran bir deneyimse, ruh ne için olgunlaşıyor? …and dear celestial vs vs puff

 

Güneş yorgun bir köpek gibi olduğu yere çökerken minibüste Barbar Conan okumaktan başımı henüz kaldırmıştım. Conan okumak olanları olduğu gibi kabullenmeme yardım eden samimi bir dost gibi. Hiborya çağında da herşey olduğu gibi, ama olması gerektiği gibi değil asla. Ve ruhların maddi alemin içine gömülü bırakıldığı, kanla çalkalanan bedenlerimizin içinde biz de yaşıyoruz. (…ve rahat bırak, çünkü çoğunlukla işkenceyi sürdüren şey umuttur) Sonra minibüs penceresinin önünden geçen sokağa, tüm dükkanlara ve kalabalığa dalmışken içimde derinde bir yer, Nil’in “Bütün güç içinden gelir” diye yazdığını anımsadı bir yerde. Oynayan çocuklardan zorlama bir saflıkla ışıklanmış sevinç yontmaya kalkışırken kendimi bulduğumda anımsadım bunu. Biz böyle dışarıdan, bulutlardan, yıldızlardan, güzel çocuklardan sokak köpeklerinden, sıcak şekerli çaydan ve kırmızı şaraptan, nazik ve iyi insanlardan ama hep dışarıdan alıp saklayıp çoğaltarak hem kendi ateşimizi canlı tutup hem dışarı saçmaya gayret ederken; ilk duyduğumda çok hoşuma giden sözlerin büyüsüne inanırım.

 

Sanat,yaşadığın anın anlamını sezmene yarayan hissiyatı sana kazandırıyor.

Neyse en azından öyle böyle zombilerle savaşma olanağı var.

Ama herşey kendi yolunda ilerliyor. Buradan geri dönmeyeceğiz ve hiçbirşey daha hızlı olmayacak. Yavaşlamalı ve çırpınmayı kesmeli.

 Marketin önünde mütamadiyen uyuyan bol tüylü sokak köpeğini “Paspas” diye çağırınca, yorgun ve baygın gözlerini bana doğru devirdi. Bütün gece dolaşarak havlamak çiseleyen yağmur altında. Ama insanların onu anlamayacağını hissedip kabullenmişlikten gelen bir olgunluk da vardı Paspas'ta.

 

…tamamen senin bakış açınla ve verdiğin tepkiyle alakalı demişim. Topraktan fırlayarak açan bir çiçeği düşün. Onun tepkisi bu !  ve senin tepkinse…

 

Hey Allahım! Rüyamda bile canım sıkılıyor, gidip gazete alıyorum. Okumaya başladıktan bir süre sonra fırlatıp attım ve sokakta öylece etrafıma bakınıyorum.

 

Onlarca değişik ülkeden pek çok insan. ... yahu düdük gibi yaşamaktan hiç gocunmadıkları yüzlerinden okunuyordu. Derin anlamlar kazılı yüzler öyle çok değil. Gözler çoğunlukla boş bakıyor. Herneyse hiç sevmediğim rakı, şalgamla çok iyi gidiyormuş, çok eğlendim. Ertesi gün kalabalık dağıldı ve Elton John yeni bir albüm çıkardı. Üçbinbeşyüzüncü solo albümü. (Canlı kayıtlar, toplamalar ve film müziklerini falan saymıyorum.)

 

Birkaç gündür daha berrak ve değişik rüyalar görüyorum. Bazısı o kadar gerçekçi ve güzel ki sonunda rüya olduklarını bilmek canımı sıkıyor. “Siz benim rüyamdasınız. Nasıl şu an rüyada olduğunuzun farkında olabilirsiniz ?” demiştim bir rüyada geçen gün. Onlarda biz biliriz gibisinden başlarını eğdiler.



 

Neden her şartta yaşamak için çılgınlar gibi deviniriz, orası hiç açık değil.

 

Yine de defter tutmak çok iyi bir fikirdi.

 

…ve çayı dünyanın en güzel içeceği seçiyorum.







buralara  hep  böyle  yazı gelmeli iki resim arasında yazı olmalı mırmırmır vs vs evet evet  buralara hep böyle yazı gelmeli iki resim arasında yazı olmalı mır mır mır vs vs  buralara hep böyle yazı gelmeli iki resim arasında yazı olmalı  mırmır mır vs vs buralara ne hep böyle yazı gelmeli iki resim arasında yazı olmalı mırmırmır vs vs buralara hep böyle yazı gelmeli iki resim arasında yazı olmalı mırmırmır vs vsburalara hep böyle yazı gelmeli iki resim arıyorsun arasında yazı olmalı mırmırmır vs vs










Antrak ( 15 dakika ara !
Gidip gazoz falan için…

 



 

Koşarak kaçan Tavşan / son bölüm 

 

Güney amerika ormanlarında yaşayan tek bir ağaç vardır. Ancak bu ağacın dalları yeniden toprağa döner ve oradan da başka kalın gövdeli başka ağaçlar büyür, böylece tek bir ağaç bir orman olarak görünebilir ve binlerce metrekarelik bir alanı kaplayabilir. Köklerse toprağın altında birbirine karışmıştır. 


 Birdenbire herşeyin anlaşıldığı hissini veren tatlı ve zehirli çilekler. Bunlardan çokça vardır ve bilim dünyasında çözümlenmemiş yarı karanlık durumlara yeni bir yaklaşım getiren yeni bir paradigma gibi pek çok bilinmeyene karşı bir çözüm paketi sunarlar. Bu zihni açar, yeniden biçimlendirir ve bu haliyle dondurur. Zihnin korunmacı duvarlarını kendisinden başka ne açabilir?

 Ve gerçeklik bir önerme olmadığından yanlışlanamaz.  Yanlış görünüyorsa matematikle ilgili teorilerimizi yeniden sorgulamamız gerekir, yeni alanlar açılır yeni konular doğar. Matematiksel uzlaşmalar konusu daima ilgimi çekmiştir.

 Mesela tek bilinmeyenli (x) karmaşık bir denklemin çözümü hangi liseye üniversiteye gidilirse gidilsin bütün dünyada aynıdır . BÜTÜN DÜNYADA !!! ve doğru değildir. Tuhaftır. Çünkü matematiğin belli bir noktasında - ki bu nokta da o kadar ileri  konulara rastlamıyor hatta dürüst olmak gerekir ve açık bir zihinle yazılan okunursa bunun dört işlemden hemen sonrasına rastladığı görülecektir. Sonra uzlaşmalar başlar. Önce toplamalar yapılmalı, hayır parantez içleri çözülmeli, hayır efendim parantez içinde bir toplama işaret edildiyse önce bi dıştakilerle çarpılıp açılsın sonra toplarız. Sonunda bir ses diğerlerini güçlü biçimde bastırmış olmalı ki bugün herhangi bir karışıklık yaşamıyoruz. Bununla ilgili hiçbir problemim yok sadece bunun mutlak gerçeğin açıklanması gibi kutsal saygı kesinlikleriyle değerlendirme girişimleri   çocuksu. (Korkunun beslediği güven arzusu; o da kesinlik isteği olarak kendini ortaya koyuyor.) Bu hayalkırıklığını ortaokulda matematik dersinde bayaa bi şaşırarak öğrenmiş ve benim öklit geometrisine dayanan dünya kavrayışımda ciddi bir çatlak meydana gelmişti.


Maria ihtiyar adamın anlattıklarını dikkatle dinleyerek başını salladıktan sonra fermuarının açık kalmış olduğunu işaret etti. "İyi bir fikir, kötü bir sevişmeyi kurtarabilir" diye düşünmüştüm diye cevap vermişti ihtiyar. Ama bu yıllar önceydi. Onu bu defa gördüğünde elinde büyük ahşap bir mekanik makine üstünde çalışıyordu.


"Aslında evrene hiç gerek olmaması ne tuhaf değil mi?"
Bu onun kendine özgü bir selamlama biçimiydi. O an aklından ne geçiyorsa olduğu gibi karşısındakine söylerdi.
"Senin bir amacın var mı?"
"Dünyayı ele geçirmek istiyorum" dedi Maria. "Aslında geçen gün aklıma geldi bu. Tam bir deli işi. Ama yapacak da başka ne var ki?"

 (Soul of Gaia / Maria’s Game © ; uyarı: Lütfen evde tek başınıza denemeyin ! /  olası notlar;  “Ben satranç tahtasıyım beni yenemezsiniz” dedi. maria ®  “No one and nothing is indigenous” Rüzgarla şekilden şekile giren karaktersiz bulutları esefle seyretti)


Maria eski filmler gösteren bir sinema salonunda pek çok büyük tavşanla birlikte Harvey the Pooka filmini izledikten sonra tavşanlar onu bir arkadaşlarıyla tanıştırmak istediklerini söyleyip eşşeğe götürürler.  Maria o gün sohbet ederken bir ara durup “insanlar neden olağanüstü şeyler yapamıyorlar merak ediyorum” demişti.

Ve kendini kısılı kaldığını hissettiği yolculukların birinde dağların arasında dar bir vadide soluklanırken doğanın hiç bitmeden ve değişmeden milyonlarca yıldır tekrarlanan döngüsü sanki o an maria’ya şöyle seslendiğini hissetti: “Öncelikle bu iyice anlaşılmalıdır.

(…) ve sonra hep aynı soru gelir: Ama bu nasıl mümkün olabilir?

  
Maria’nın dedesi garip bir insandı ve av tüfeğiyle kendini vurmadan önce intahar notu olarak “thats all folks!” yazan bir kağıt ve birkaç parça para etmeyen kıyafet ve eşya dışında  bir şey bırakmamıştı. Öldüğünde cennete gitti yada gittiği yer iyi ve insanların mutlu ve halinden memnun ortalıkta dolaştığı bir yer olduğu için cennette olduğunu sandı. Sorun şuydu ki canı hala sıkkındı ve uçurumun kıyısında bir çadırda birkaç gün geçirdikten sonra –çünkü kimseyi görmek istemiyordu- aşağı kasabaya indiğinde erzak almak için uğradığı bakkala yaklaşıp –burda ölünce ne oluyor? diye sordu.  Maria bunları arkadaşlarıyla biraz eğlenmek için ruh çağırdıkları bir akşam dedesinin kendisinden öğrenmişti. “Eh peki ne oluyormuş” dedim. “Bir fok olarak dünyaya gönderiliyor ve hiçbirşey hatırlamıyormuşsun” diye açıkladı tam bir ciddiyetle. “Uydurmuş Bence” diye karşıladım ama yinede o günden sonra karşılaştığım birkaç foka da şüpheyle baktım ve mesafeli yaklaştım. “Hayatın genel olarak saçma olduğuna inanırdı, tanrı onu hayal kırıklığına uğratmak istememiş olabilir” dedi nargilesini tüttürürken.

Önemli olan hiçbir şey yok.

Bütün çöller bunu anlatır.

(…ye ye sıç, sıç sıç ye, organik bazlı yaşam formu. …sonsuza dek toprak yiyerek ve dünyada sürünerek dolaşmaya mahkum solucanlar gibi yaşamaktan zevk mi almalıydık? …tanrının evreni yaratma nedeni can sıkıntısı olabilir ama belki de değildir vb vb)

Zihin hiç susamaz mı? İçinde değil tam üstündesin çünkü. Buz tutmuş geniş bir nehirde paten yapıyorsun. Bu bale harika ama akış daha derinlerde. Seni seyrediyorum ve bu çok güzel pekala. Ama zihin, hiç susamaz mı?

 Kapıyı Maria açtı. Sakin, sevgi dolu ve sade. O sadece bakışlarıyla bunu yapar. Çıplak elleriyle uzanıp çalışmakta olan gövdeden atan kalbi söküp çıkardıktan sonra elindeki sıcak nesneyi ağzına götürüp büyük bir parça koparır. Ardından zerafetle çiğnedikten sonra elinin tersiyle ağzını siler. “İçeri gelmez misin, yoksa orada bekleyip duracak mısın?” İçeri yığılmak istemediğimden elindeki kalan parçayı da çekip aldıktan sonra merdivenlerden gürültüyle inip hızla kaçtım. “Aptal olma evladım, hala bir hayatın var.” Sokakta herşey hala yerli yerindeydi. Apartmanlar, arabalar, köpekler, her şey olması gerektiği gibi, -vitrinlerde değişmemişti- Evet şimdi ağaçlar ve kuşlar… ağaçlar ve kuşlar… hayat aslında o kadar da kötü değildi. Pekala… CC gelen ‘düz ve kısmi türevli difrensiyel denklemler’ dersimi finalde düzeltebilir miydim, ya Zagor da  ‘hay bin kunduz’ deyip duran adamın adı neydi, hem Pink Floyd ne kadar da uzun zamandır albüm yapmıyordu öyle… Ama Maria’nın başka planları vardı…


 Deniz kenarındasın ve keyfin yerinde. Sorduğun sorunun anlamı şu “altı kere sekiz ?” Cevap: Dalga sesleri. Ve daha yüksek sesle ve yine “altı kere sekiz ?” Bu soruyu zekice buluyor ve alacağın yanıtla gerçeğe yaklaşmayı umut ediyorsun. Denizin, matematiği yemiş yutmuş olduğunu biliyorsun. Dalgaların kıvrılışlarının döngülerinin matematiğini önceki dersimizde görmüştük. Mükemmel çalışıyor. Pekala diyorsun tamam ama “altı kere sekiz ?” Cevap: Dalga sesleri. Martıların kahkahaya çok yakın guarkaları.

 "...gerçeği bulman için sürükleneceğin en güzel yerlerden biri de yanılgılar evrenidir. Burada herkes sana çokça yalan ve / ya da doğrudan yanlış şeyler anlatır. Gerçekler çarpıtılır. Bu dönem masallardan anladığımız kadarıyla 100 yıl kadar bile sürebilir. Bu dönemde tanımadığın insanlara hiç ve tanıdığın insanlara ise sadece güvenme. Gerçeği görebilmek için onların jest, mimik ses tonu ve hareketlerini inceleyerek doğruyu bulmaya çalışma, çünkü onlar da gerçeği anlattıkları gibi olduğunu zannetmekte hatta anlattıkları evrende yaşamaktadırlar. Zen bakışını ara. Zen bakışını bul. Saf ve iyi kal. Doğrudan bak. Eğriyi doğrudan yalanı ve yanlışı gerçekten ayır. Belirsizliklere ve oradaki gölgeliklerde yaşayanlara saygı dur. Sana artık tamamen özgür ve bunu yapmak isteyen insanlar ve başka varlıklar dışında hiçbirşey ve hiçkimse yardım edemez." 

*  (Soul of Gaia / Maria’s Game ©)


 Tanrı, zamanın herhangi bir anında ‘tamam böyle çok güzel oldu böyle kalsın’ deseydi nasıl olurdu diye sordu Maria.


 *         Aktarılamayan bilgi kelimelere yahut bu dünyanın maddi cevherlerinden herhangi birine döküldüğünde içine onlarca yanılgı ve tuzak alır. Belkide hiç konuşmamanın en doğrusu olduğunu düşünen tarihte pek çok bilge olmuştur. Buna bir örnek zen bakışıdır. Onu sadelik ve doğrudan algılama olarak tanımlamaya çalışıldığında bu dinleyende yüzeysel bakma ve sadece görüneni olduğu gibi gerçek olarak kabul etme ya da düşünme yanılgısı uyandırabilir. Herhangi bir adı çıkmış etiketi kendilerine siper edip oradan taş savurmaya niyetli ve bunun keyfini almış nice zihin vardır. Hiçbir etiket kullanmamak daha doğrudur belki.



Maria, boklu toprağı ve çamurlu suyu, güneşli bir günde çiçek olarak yorumlayan bilgiyi öğrenmek istiyordu.