karalama defteri 

M.Ö. -malt ötesi-

eskiden ylbaşları hep nisanda başlyormuş, sonra kraln biri demiş ki ocakta başlasın, sonra ocakta başlamış.  gerçekvalla  ama böyle anlatnca inandırıc olmadı neyse .








bonus






turşu kavanozu
-şifa niyetine-


* "kargadan başka kuş tanımam / ve hiç önermem benden küçüklere" B.O.

*Döevlet bizim babamızdır, döver de, sever de.

* Tanrı'nın o an gözündeki yerini bilmek istiyorsan, o an ne durumda olduğuna bak. İşte tanrının gözündeki yerin tam olarak budur / orasıdır.

*Daima en iyisini en çok çalışan ve kendini en fazla paralayan hak eder / etmelidir.

*Hoşumuza giden şeyleri yapabilmek için, daima hoşumuza hiç gitmeyen şeyler de yapmak zorundayızdır. Bu genel bir kuraldır.

*Koyunların evrimi için milyonlarca yıl beklemek yersizdir. Bunun yerine onların etinden, sütünden ve yününden faydalanmalıyız, böylesi onları da daha hoşnut kılar.

*3-5-2 ya da 4-4-2 yerine 6-6-5 taktiği ya da 7-4-5 taktiği uygulansaydı elemelerde daha başarılı olurduk.

*Miller kız birasıdır, ağzıma sürmem, süreni de döverim.

*Burus Wilis Holivittaki tanıdıkları sayesinde meşhur olmuş berbat ve yeteneksiz bir aktördür.

*"Toprağına sahip çık!" ın anlamı; "Toprağım gel buradan sana da bişeyler ayarlayalım" gibi bir şeydir. Toprağınıza sahip çıkın !!

*Yazı yazmak, fotoğraf çekmek; uçak kullanmak gibi uzmanlık isteyen bir iş olmadığından herkes yazabilir, 'çekebilir'

*Belli bir konuda desteksiz sallamak için "araştırmacı / gazeteci" falan olmaya gerek yoktur.

*Elindeki peri bozup "Ben taşlıyorum, sen bit" diyen arkadaşla ilişkimizi okey masasının ötesine taşımalıyız. Çünkü o çok iyi bi insandır.

*Zenginleşen kültürlerde felsefe ; fakirleşen kültürlerde din patlama yapar.

*Seviyorsan, bence git konuş abi. (Beklenen yanıt : Pazartesi gel başla o zaman sen) Çünkü sevginin değeri onun için neler yapabileceğin ve neleri göze alabileceğinle ölçülür.



k a r a l a m a  d e f t e r i   X X
- X  g e n e r a t i o n -

-ne yapıcaz abi o işleri
-hangi işleri abi
-o işleri, öbür işleri, bütün işleri

(semt pazarı konuşmalarından)

evrimin son halkası kedilerdir.
bir gün hepimiz kedi olacağız.

çok acil alman pastası lazım. alman pastası yemezse ölecek hastalığına tutulmuşum.

“I DON'T NEED A DRAG, I AM A DRAG”

ya da türkçesi

KAFAMI YANIMDA TAŞIYORUM.



tur dağına ek. çıktı sf 25.

...burası, ekşi kokusu, işe yaramaz eşyaları, küflenmiş tahta duvarlarıyla geminin sallantılarına gıcırdayarak yanıt veren adeta canlı, yaşayan bir mahlûk, önüne geleni midesine indiren bir balina gövdesi gibi sıcak ve nemli halde etrafımızı kuşatıyordu. Dışarıda, yeşile çalan paslı bakır rengi bir gök vardı.

çürüyen ölülerin lanetli sessizliğine katılmış
ve bulanık gölgelerin zehirli fısıltıları arasında
loş ve harabe yerlerin kuytularına gömülmüş

efsunlu karaltıların arasında tıpkı
parlak renklerde açmış
ölüm saçan ve tehlikeli bir çiçek gibi



her düşünce gerçekliğin kendisi hakkında bir yorumdur. ve yorum hiçbir zaman gerçeği yansıtamaz çünkü yorumdur. Burada, tıpkı düşünceler gibi duyguların da yanıltıcılığı ve yorum oldukları kısmı hakkında bir kavrayışında nüvesi vardır.

son günlerde olumsuz, yargılayıcı, asıp kesici, suçlayıcı, çok bilici vs terminolojiden iyice kurtulmaya çalışıyorum, hem aslında sigara da içmemek lazım, öksürtüyo, kanser filan yapyormuş.

habuçiçi ye ye yea!!

sen magic johnson sen çalıp kaçansın


hüzünlü, zalım ve vefasız sevgili  -temsili-


zalımlar özel part:

“adını yollara yazdım, hatta adını bir pirinç tanesinin üzerine kazıdım, ama yine de gelmedin”
“Sen… niye öyle yaptın ki zaten ??”

bir motorsikletim olsa markasını Suziki koyardım.

dünyanın hiç kuşkusuz en boktan tarafı yaşamak zorunda kalmaktır. Sonra… aldırmıyorsun zaten.

ünlü japon sanatçı Yakuro Tozutuko’nun “kavramsal sanat bahane, ortam şahane” isimli tablosu. sanatçı bu eserinde adeta izleyicinin nazarında eserin *oktan olduğu konusunda herhangi bir şüpheye yer vermek istememiş. Yakuro basın bülteninde bu eserle ilgili olarak “iyi bir fikir nasıl piç edilir” onu göstermek istedim açıklamasında bulunmuş.

lan bazen hakikaten  Aklın Yolu BİLL !!

eski notlar…
rüyamda seni gördüm (P. olmalı) orada anlatamadığım ama söylemek istediğim şuydu, yine gidecek miydin? ve nereye varacağını hiç umursamıyordum. sonra kalkıp ağladım. bu çok iyi geldi, çünkü ben artık kimseyi rahatsız etmek istemiyorum. yalnız kalmak istiyorum, masallarda hikayesi pek anlatılmayan, güzel prensesle evlenmeyi başaramamış ikinci ya da üçüncü şövalye...


* * *

bol gürültülü ve neşeli müzik yapan yeni bir grup ismi buldum : Coşa Gelen Adamlar. bütün şarkılar sert ve baştan sona bağırarak söyleneceğinden iki tane solisti olmalı ve işte karşınızda grup Coşa Gelen Adamlar


A yüzü

1 Bir Paladin 75 altına çıkar (Hit)
2 Traktör nasıl çalışır biliyor musun?
3 Piyanonun la tuşu basmıyor (ortadaki)
4 Kız arkadaşım benden ayrıldı (romantik hit)
5 Sokak lambaları yeşil olsaydı

B yüzü
1 Bütün tüylü maymunlar benim arkadaşımdır
2 (Bulamıyorsun) Çünkü hepsini ben içtim
3 Paran olmadığında hiçbirşey alamazsın (sosyal içerikli şarkı)
4 Sokak köpekleri iyi insanlardır
5 Kahve Kahve Kahve !!!

Cd bonus parçası : Sert sessizler ne o kadar sert ne de sessizler

Albümün adı : irkutskiden yakutskiye kimliğimiz folklörümüz

kapak elbette paintte yapıldı,


bütün maestro’ lar sadece kendi partlarını oynarlar.


...çünkü anneler "u" ve inatla "e" ile Burger King dediklerinde, artık onun ne burgerliği kalır ne de kingliği. Amerikan empeyalizmini dakkasında tarumar eder anneler

...tramisunun isminden ötürü bir japon tatlısı olduğunu sananlar fevkalade yanılıyor asdsasfasfasdfdgfg

televizyonun içine yürüyen adamlar nereden giriyor diye dikkatle incelediyseniz, kasetlerin okuyucu kısmının altına kibrit çöpüyle pamuk ittirmişliğiniz varsa, bilgisayar cdsinin devamını dinlemek için tersini çevirip geri koyduysanz ve yeni bir buzdolabı alındığında içinin dolu olarak verildiğini sanıyorduysanız bizimle aynı kuşaktansınz.

Hatlı bir telefon için bir iki seneyi bulan bir kuyruğa girilirdi. Gavur icadı uçakların nasıl uçtukları tam bir muammaydı. Annemin, dayımları toplayıp gaz lambası ışığında, arkası yarın biçiminde masal anlatarak -kara peçeli adam ve diğerleri- harçlıklarını topladığı o zamanlarda elektrik de henüz yaşadıkları bölgeye gelmemişti. (Bu paraya bi’plak alınır ve evinde pikapı olan tanıdıklarında defalarca bu iki tek parça topluca dinlenilirdi)

Zenith television set, 1948..jpg
Zenith television set, 1948.
Sonra yeni bir kuşak doğdu. Bizler binlerce yıllık insanlık tarihinde çok özel bir kuşağız. (ve daha 34 yaşındayım) Biz doğduğumuzda televizyon, belirli saatler arasında yayın yapan, sesli ve  hareketli görüntüler gösteren sihirli bir kutu, özel bir aletti ve tek kanallıydı, siyah beyazdı. Bu adamlar buraya nasıl girip çıkıyor diye çaktırmadan arkasına, yanına baktığımız zamanlardı. Fişten geçiyor olabilirler miydi, ama fiş çok inceydi, nasıl olabilirdi böyle bir şey diye düşünürken, kısa zamanda renklendi, çok kanal oldu. Sonra bilgisayar gözümüzün önünde icat edildi, küçüldü, evlere girdi. Herşey bambaşka oldu. İnternet gözümüzün önünde ortaya çıktı ve yayıldı. Herşey daha da başka oldu. İlk kredi kartları göründü, cep telefonlarını tanıdık. Falan ve filan oldu.
Biz bunların hiç olmadığı bir zamanı da gören en son kuşağız.  Dünyanın ve insan hayatının bu denli hızlı ve çok değiştiği böyle süratli bir dönem insanlık tarihinde daha önce hiç yaşanmamıştı. Bunun üzerine düşünecek zamanımız da olmadı.  
….
...ve şimdi düşünüyorum da; eh, bu konuda aslında söylenecek de pek bir şey yok.

* * *

Rüya insanları: Bunlar sadece rüyalarda görülebilen ve eğer hiçkimse onları hayal etmezse var olamayan varlıklardır. (Onlardan birkaç tanesini dün gece görmüştüm, umursamaz ve baş edilemezdiler.)

kediler için korku filmi senaryosu : Elektrik Süpürgesinin Laneti !!


ÇünKü HiÇbiR iŞe YarAmıYorSa, yaNi o zAmAN nE iŞe YaRaR Ki ??
 * * *
                                        
cats & dogs 2001
Kediler ve Köpekler: Sinemanın çıkışında eve doğru yürürken "Biliyor musun" diye itiraf ettim. "Ben... kedilerin kazanmasını istiyordum."  Kediler, dünyayı ele geçirmeye çalışıyorlardı. "Aslında ben de" dedi hemen. "Bütün filmi öyle seyrettim" "İnsanları yeryüzünden silme fikri" heralde ilk o sırada aklıma gelmişti. Kediler bize bu konuda yardım edebilirlerdi. Onlar ki, bu kutsal amaca ulaşmamızda bize faydalı olabilecek yegane yaratıklardı. Ama önce gizli bir tarikat kurmalıydık.


keep calm and consume,obey,die !!! fjsgsahchjxbmndykdykfjesrg

...o yıllarda Evvet dedik mi yarışmayı kaybederdik. Gerçi Hayır desek te kaybederdik. Kafamızı emme basma tulumba gibide sallayamaz, hı-hı ya da ı-ıh da diyemezdik. Sonunda Mehter marşıyla gidip, İzmir marşıyla yerimize dönerdik. Bazen kendi aramızda da oynardık - Kim Erkan Yolaç olacak? -Ben -Sen mi? - Evet - Evvet dediniz ve ... - ama bu sayılmazdı.



PUUULP !!! pardon...


...bir şarkıya ilk defa “klip çekme fikri” ortaya atıldığında basitçe itiraz edilmişti, sebepse oldukça mantıklı görünüyordu : Kimse aynı şeyi defalarca izlemek istemezdi. (Sonra buradan MTV doğdu)






“intiba” kelimesini çok seviyorum ya, ama şimdiye kadar kullanmak nasip olmadı, uygun bir fırsat kolluyorum.
















bugüne kadar sinema olsun çizgi film olsun daha da hiçbirşey tavanarasındaki eski ahşap sandığın içinden çıkan tahta oyuncaklar kadar sömürülmedi. yuh olsun ulan hepinize.

...ve birlikte sonsuza dek mutlu yaşadılar

gerçeküstü bir hikaye
orijinal karakterler
ölümsüz bir aşk (neredeyse)
“bence ilk defa gerçekten anlaşıldığını hissedecek” diye fısıldayan ruhlar.
Coming Soon!!
(bizler bu yazıyı görünce işte, filmin sonu komik bitiyormuş sanan çok acayip bir nesildik)

annesinin pazar torbalarına yardım etmek zorunda kalmış Sepultura tişörtlü uzun saçlı genç, seni de unutmadık. bakın, bu bir dramdır.

ruhun eşi ?? yalnız olmana gerek olmaması. bunlar çok tuhaf kavramlar. bunlara zamanla alışacağım.
-ve bu böyle gidiyormuş / orjinali bu-

aslında Aerosmithi de çok severdim de durumumuz  yoktu

Valhalla sanatçı alımları başlamıştır. SSK+yol+prim. (elini şıklatınca kayboluveren kadınlar projesi kapsamında) -müsvette yaşanan hayatları temize çekme şansı olacak mı? -onu danışmanınızla görüşün lütfen, ben sadece iletişim bilgilerinizi...

okumak istediği kitapların henüz yazılmamış olduğunu fark edince oturup kitap yazmaya başlayan adam.

dostum lanet olsun ha, herşey çok kötüyse bu gerçekten de kötüdür; ve eğer çok çok fazla fazla kötüyse bu hiç iyi değildir; ve hiçbirşey iyi değilse durum gerçekten berbattır.

göğün ilahi şarkısını dinle sessiz gece içinde (sen! sen!)
yıldızlar hala pırıl pırıl ve boşlukta yüzen bulutlar kenti terk ediyor

age of empires 2 oyununa dayanan derin tarih ve stratejik savaş bilgilerim isimli yazı.

age of empires 2 ( türkçe yaması çıktı) her ırktan Baladin, türklerden Balacan  çıkıyor

official band ®  isimli bir punk grubu kurmak.

en sevdiği şarkı mustafa yağmur var istanbulda olan adam

evet, tabi ya, ah hayat nasıl da sürprizlerle doludur!!
bazen, yağmur mevsimi yağışsız geçer ve bazı seneler kış çok sert olur.  
düğünler ve cenazeler, savaşlar ve göçler birbirini izler.








“...ve o bana bir kutu verdi. Kutunun kapağında içimde uçuşan kelebeklerin bir kısmı vardı.” 
soul of gaia / maria’s game


* * *




burt glinn, museum of modern art, new york, 1964

k a r a l a m a  d e f t e r i   X I X

*milyonlarca yıl, -milyonlarca yıl-  gezegenin rakipsiz ve baskın türü olarak hayatlarını sürdürmüş olan dinazorların bugün kemiklerini sayıyoruz. Evrenin gözlerinden -gaia- bu noktaya bakmaya çalıştığım zaman şunu görüyorum : Hiç kimse vazgeçilmez değil ve Önümüzdeki birkaç yüzyıl içindeki davranış tarzımız ve alacağımız kritik kararlar kaderimizi tayin edecek.

'bu dünyada makul olmak / çok iyi bişeydir baylar!'

Mozart’ın müziği hakkında konuşmak ne konuşana ne dinleyene ne de Mozart’ın müziğine hiçbirşey katmaz. Müziği duymayan kişi uzun konuşmaların ardından da daha önce dinlediğinin ötesinde hiçbirşey duyamaz, hatta aklını çalıştırdığı ve zihnini bulandırdığı için işi artık bir kat daha zorlaşmış, zorlaştırılmıştır. (konuşulamayan şeyleri yazar insan bknz a.g.y. gibi de düşünülebilir) Konuşmak, gerçeği aslında hiçbir mutlaklığa sahip olmayan biçimlere hapsetmeye uğraşır. Bu nokta önemlidir, çünkü bunu yaptığında kişinin artık nur topu gibi bir fikri vardır ve ona gözü gibi bakacaktır. (sakınacak, geliştirip büyütecek, yaban ellerden koruyacak, o onun biricik kıymetlisi olacaktır ama elbette hararetle savunacaktır)




*doğa yüzlerce yıldır bize aynı şeyleri anlatıp duruyor, ne yüzlercesi binlerce yıldır, peki biraz olsun ne söylemek istediğini anlayabildik mi? ve efsanevi doğanın huzuru. Ne huzuru bu? Kaçışıp duran böceklere, leş bulabilmek için acı acına dolaşan sırtlanlara, burnundan ısırılarak bataklıkta boğulan buffalolara, sürekli bölge savaşı vermek zorunda kalan kaplanlara, geceyi geçirmek için her gün güvenli ve yemek de bulabilecekleri bir yerler aramak için sürekli dolaşan orangutan kabilelerinin baskın erkeğine -müdür-, çekingen ve her daim tedirgin bakışlı antiloplara sorsak bize acaba çok huzurlu olduklarını mı söyleyecekler? Ya biz karanlık bir ormanda elimizde tüfeğimiz dahi olsa tek başımıza gezerken kendimizi “huzurlu” mu hissederiz acaba. Bu huzur belli koşullar altındaki belli canlıların belli dönemlerini kapsar. Ve eğer böyleyse bunu doğa ile sınırlandırmanın ne amacı var? bu durum herhangi başka bir ortam için de geçerli olabilir pekala. “Şehirde ve kalabalıkta bulamadığım huzuru doğada buluyorum” demek aslında bu şehirde ve sizin aranızda huzur bulamıyorum demenin nazikçe ifade ediliş halidir. Aynı biçimde mesela herkes kedileri sever ama zaman zaman büyük harflerle KEDİLERİ SEVİYORUM demek, basitçe insanları pek sevmiyorum demenin nezaketle estetize edilip hayli yumuşatılmış hali olabilir.

*kassaandra geçidini simdiki teknolojiyle yeniden çekseler ne seyredilir ha, bi de virajda atlayan adami göstererek filmin devami olacagi da belirtilse sonunda falan. brrr.

*ben fırından yeni çıkmış peynirli sıcak çörek ve taze çay ile ilgileniyorum.

"nihayet sonunda gerçekten konuşmaya değer biri"

*"insan beyni, insan beynini çözebilecek yetenekte bir yapida olsaydi, bunu yapmayi hiç düsünemeyecek kadar basit kalmak zorunda kalirdi" 
con kulot van dam

*iki versiyon. 1 çocuklar için, tabiat ananın gözünden dünyadaki insanların varlığı. karıncalar gibi kaşındırmaktadırlar. kimisi madenlerle delik deşik ederi kimisi deterjan ve şampuanlarla suları zehirler, kimisi duman kusan bacalarla vbvbvb ve giderek çoğalarak yayılmışlardır. 2.insanlar için aynısı daha vahim ve gerçekçi bir tablo verilerle doğa ananın gözünden insan türünün gezegen üzerindeki varlığının yorumlanışı. gezgende kendi türüne ve başka türlere bu denli zararlı bir canlı daha yaşamamaktadır ve bu tür giderek çoğalarak yayılmakta ve verdiği zararlar geri alınamaz boyutlara ulaşmaktadır. işler düzeliyor gibi görünse de zaman daralmaktadır ve doğanın beklemek için yüzlerce senesi yok gibi görünmektedir. sabrı ve imkanı kalmamıştır. doğayı bir ev olarak düşünürsek bu evdeki zararlı böcek türü aşağıdakilerden hangisi olur. ve doğa bir gün evde temizlik yapmaya karar verirse ilk olarak hangi türden başlayacaktır? başlaması mantıklı olur? yumuşak ve mizahi bir dille. mesela bir kısmı bir kedinin ağzından yazılabilir. hesaplarıma göre zaten bize 150-200 bin civarında insan köle yeterlidir. fazlanıza gerek yok. falan gibi..
Burt Glinn Retrospective
insan türü kendisinine ve başka türlere en fazla zararı verdiği gibi doğanın temel elementlerine de ölçüsüzce en yüksek zararı yine kendisi vermektedir. suya, havaya ve toprağa verilen zarar. Şimdi öyle görünüyor ki doğadaki ev kedileri dışında kalan bütün türler pekala karşımızda olabilir ve toprakla, suyla ve havayla da çevreleneceğiz. ve böyle bir durumda bunu değiştirmek isteyen bir grup insan da eğer başka insanlar tarafından çevrelenirse ve ekarte edilebilirlerse, kalan son umududa türün kendisi kendi elleriyle boğacak ve yok edecek demektir. hatta ekarte olmalarına da lüzum yok, yetersiz kalırlarsa kafi. Böyle bir durumda bizim burada kalmamıza devam etmemizi isteyecek ya da bundan şöyle böyle  hoşnutluk duyacak sadece sokak köpekleri (sokak köpeklerine iyi davranın;) ve ev kedileri olur ve karşımızda da milyonlarca tür, toprak su ve hava. basitleştir. basitleştir basitleştir.
*chill out remix tarz parça çup tıs çup tıs… patates soooğaaaan. (çup tıs çuptıs çuptıs) sarı patates sarıııı…… sasasasasarıııı…..(dup dup durup kesilir) - overlok makinesi ayağınıza geldi… (çup tıs çuptıs çuptıs) halı kenarına paspas kenarına halıfleks kenarına….. dubudubudbu 5 dakika da yapılır hemen teslim edilir. çok iyi yapılırsa ilginç olabilir. -sipariş üzerine sosyal içerikli şarkı yapılır hemen teslim edilir)
* tea party / herkes oturacağı yeri bilsin karıştırmasın diye masa düzeni kasmak


* arada sırada böyle hayali çay partileri falan verin, devam zorunluluğu olan dersler başka türlü geçmez. Futbol takımı versiyonları da fena değil.  yüzüklerin efendisi vs hababam sınıfı yaptım fena olmadı.

  • buda’da da 'da' ayrı yazılır
  • nası ? bu da gibi mi ?
  • evet
  • dfgjsuygmhgdgdthgt

* Doroty'nin neden gelmediğini ben de merak ediyorum. Çağırılmadığı için olabilir mi acaba ??


*posta gazetesinde de harika şiirler çıkıyor sanata destek olmak için her gün en az bir Posta gazetesi alın.
Sarman. 4 yaşında.
Kocaelide oturuyor.





Kendi yaş mama kabım alıp gittiler
Evi taşırız dediler dönüp gittiler
Tırmalama duvarım söküp gittiler
Yuvarlansam, pati atsam artık ne çare

Maru’ya yazdım face’ten cevap gelmedi
Tekirler anlattılar, aklım ermedi
Komşunun Siyamı da kulak vermedi
Kedi yıkanmaz diye kime mırlarım

Sarmanım yücelerden gelir esinim
Pek neşeli cücelerden olur vezirim
İnce ince hecelerden akar şiirim
Yuvarlansam pati atsam artık ne çare

*bu şiir ilkokulda ancak 3 (üç)  sayı çıkartabildiğim Yıldız Gazetesi’nden bir alıntı falan değil, yeni yazdım bunu,  paslanmadım daha lan. (fotokopiyle çoğaltırdım ve 1 tane de satmıştım sanırım yan sınıfın öğretmeni almıştı-mübeccer öğretmen)

*aslında çocuğun tekine yarım sayfaya yakın bir köşe vereceksin. Böyle sevdiği artık araba kartı mı olur, şarkıcı resmi mi olur,taso mu alır cikletin içinden çıkan renkli karikatür mü, kendi yaptığı resim, yazı efendim kendi uydurduğu bilmece mi olur, gündelik olaylar hakkında basit ve önemli fikirler mi olur hepsini bir araya getirecek her hafta. yedi çocuk, yedi gün. Valla satılır o gaste. Önce çizgi filmlerden falan kahraman şöyle yaptı böyle bir gücü olsa şöyle de yapabilirdi falan diye konuşturup sonra da yaz bunu işte deyip ufak düzeltmeler yapıcaksın sadece. Mesela zamanında gazeteme konuk aldığım yine bir yazar arkadaşım birlikte lunaparka gittiğimiz bir günü anlatmıştı, şimdi olsa keşke o yazı, illa okunur. Yeni bölümleriyle Alf’in başladığı haber veriliyor ve okul bahçesinde yeşil alanın yeni düzenlemesi başarılı bir gazetecilik örneğiyle fotoğraflı bir biçimde helk’a anlatılıyordu. Misal Bando dergisinden sevilen bir bilmece karikatürüyle birlikte kaynak falan da belirtilmeden tam bir rahatlıkla bunların yanında yer alıyordu. Ha ailesi öğretmeni falan yönlendirmeye kalkarsa patadanak yazılar kaldırılır, köşesi biter o ayrı. Onlara da “ulan eşşek kadar adamsın, hatta eşşoğlueşşek kadar adamsın / madamsın, türkçe biliyorsun, elin de kalem tutuyor, madem o kadar biliyorsun, kendin yazsana xqx**x denilir, denilebilir hatta denilmelidir de.

henüz mü doğdular, doğacaklar mı, onları yetiştirecek nesil mi geliyor, ne oluyor derken birgün karşılarında görecekler. Z GENERATION IS COMİNG !!! Onlar hakkında ne söylenebilir? Ne söylenilirse bir tahmin, zan ve şahsi yuvarlamalardan ibarettir. Onların kim olduklarını bilemeyiz, kolay yoldan etraflıca bir çerçeve de çizemeyiz, bunlar boş işler. İnanıyorum ki, onlar gelince mevcut durumu ve kim olduklarını daha bir ayrıntıyla kendileri bizzat anlatacaklardır.

AZZ SONRA : VAROLUŞ SIKINTISI -edebiyat tarihinde ilk kez ve sadece burada-
ŞİMDİ BİR REKLAM
eti pufuum tatlı aşkııım benim yumuşak tatlııım
REKLAM BİTTİ.
orjinal eser: _ V a r o l u ş   S ı k ı n t ı s ı _
yazan : Orhan Hamdi Şehirlisoy
osmanlıca ve farsça aslından çeviren :
II. yardımcı Serdümen Kaptan Tsubasa Skoçvolkır
günümüze uyarlayan ve yayınlayan:
değişik işler müdürlüğü
bir : Dört başı mamur bir çizgi filmde boy göstermesi için bile uzak bir gezegende yaşayan yeni ve değişik bir hayvan hayal etmeye kalktığınızda (ki bunu evde tek başınıza deneyebilirsiniz /  hatta hararetle öneriyorum) aslında hayal gücümüzün de ne denli sınırlı olduğunu görürüz. Aklımıza gelen herşey dünyada gördüklerimize benzer ve & ya da onların farklı bileşimlerinden oluşur. (Descartes tam bu noktada kanatlı ve boynuzlu hayali bir at olan pegasus örneğini verir) Hayal alemimiz de düşünce alemimiz gibi şaşırtıcı biçimde kısıtlıdır. (dediğim gibi evde bunu tek başınıza denemenizi şiddetle tavsiye ediyorum) Bu kısım bir defa cepte olunca gerisi çorap söküğü gibi gelir.
iki : Aslında (bize harikulade, renkli ve çok değişik gelen)  tüm temel varoluşumuz bir fındık tanesinin içine sığabilecek muhteviyattadır. bir yatım olsa adını muhtevi koyardım çünkü çok canım sıkılıyor. önce kendimizi, sonra soyumuzu ve türümüzü sürdürmeye çalışıyoruz (fabrika ayarları) sonra da canımız sıkılıyor. Zekamızı doğa karşısında tehlikeli biçimde böylesine sivriltip keskinleştiren son birkaç bin yılda harikulade yoğunlukta bir kültür yaratmalarımız hep bundan. Varoluşumuz özünde, kendini, soyunu ve türünü sürdürmek; düşünce ve hayal alemimizse çok dar ve kısıtlı  ve görünen o ki bu varoluşun fındık tanesi büyüklüğündeki cenderesinden dahi çıkılamıyor. Hatta açıkça söylemek gerekirse bu kadarıyla dahi baş edemiyoruz.
son ( 3 : ) Karşıtlıklar ve gerilimler, spor karşılaşmaları ve sanat eserlerinde; varoluşun bu en basit halinin daha estetik ve keyifli biçimde zerafetle perdelenmiş hali. Bu karşıtlıklar ve gerginliklerin karşısında da arkadaşlıklar ve yakınlaşmalar duruyor. Biri iyi ve elbetteki -hah yaani- diğeri de kötü. Böylece yaşayıp gidiyoruz (gidiyorsunuz)
Aşk, bu fındık kabuğunu çatlatabilmemizi sağlayabilecek en harika şeydir.
“zen bakışı” ve diğer bütün o şeyler, tahammül sınırımızı ve dayanıklılığımızı daha ötelere çekebilirler ancak kapıları “başka bir yere” değil de “daha iyi bir yere” açabilen odur.  Aşk, vakitlice çift olup derhal çiftleşmeye başlamaktan çok öte birşeydir. Aşk, aslında düzenli bir romantik ilişki de değildir; dalgalı bir haldir, daima hep çok yeni ve heyecan vericidir.
Ama onu daima ehlileştirmeye çalışacağız ve bunu yapmaya uğraşırken de gözleri hala capcanlı ve neşeli bakan o sessiz çocuğun yanında uyuyakalan da hep biz olacağız.

* * *
pembe bulutların aslında pamuk şeker oldukları gerçeğini bir masalda kullan.
hepimizin problemleri var beyler ! Mozart bile borç alarak idare etmeye çalıştığı hayatının son günlerinde hizmetçilerinin sayısını bire (yazıyla bir) indirmek zorunda kalmıştı.
Leyla & Mecnun’u evlendirme programı formatında yazmak / çekmek 15 dk’lık skeç biçiminde harika olur. ya da Kerem ile Aslı. (Kerem telefonla bağlanıyor, Aslı’nın geçmişiyle ilgilenmediğini, ona talip olduğunu söylüyor, onu programa davet ettik saolsun kırmadı geldi, stüdyo konuklarının yorumlarını alıyoruz şimdi vs vs.) Aslı soruyor -neyin var, ev kendinin mi, ehliyet var mı vs vs…
muhtemelen maria’da görünebilecek çok sevdiğim  bir roman karakterine açık mektup…
bakışlarında ve kalbinde acı, hüzün ya da öfke yok. tüm yargılamaların uzağındasın. taze çayı içiyor ve bayat yemeği döküyorsun. bir yere gitmek istediğinde durakta bekliyor ve otobüs gelmediğinde eve dönüyorsun. ve birini öldürdüğünde biliyorsun ki aslında bunu yapmamayı (yapmış olmamayı) tercih ederdin. hiçbirşeyi çok fazla zorlamadın. bir şeyi yapamıyorsan belki de yapmamalısındır. dünyayı sevmiyor ancak bunun hakkında düşünmüyor ve böyle bir şey hakkında konuşmayı sığ buluyorsun. herhangi bir şeyin yoluna gireceği bir zamanın umuduyla ilgilenmiyorsun. şu anda ve burada olduğun gerçeğini hiçbirşeyin değiştiremeyeceği gerçeğini içselleştirmişsin bunu artık hiç düşünmüyorsun. bu herşeyi daha katlanılır yapan ve seni özel kılan duygudur. bu her bir ayrı kişide (hayvanda ve bitkide de) ayrı ayrı eşsiz görünür. doğa, kayalık dağlar, su ve rüzgar. hiçbir cevap yok. sen crom’un da oturduğu yüksek dağlarda Valhalla’nın büyük sarayının geniş mermer merdivenlerle çıkılan yüksek sütunlu girişinde karşılanacaksın. artık sadece sen ve senin gibiler olacak. evet, hepsi bu kadardı. artık kendini daha iyi hissedeceksin. (ama sen bununla da ilgilenmiyordun)
sen Marla’yı seviyorsun. çünkü ondaki sevgi ve merhamet sana anlaşılmaz derecede ölçüsüz geliyor. o sana göre gizemli ve harikulade bir varlık. onun karşısında kendini çaresiz hissetmek seni çok rahatsız ediyor. bu senin alışık olduğun ve hoşlandığın bir duygu değil. bu yüzden onu anlamaya çalışıyorsun. (belki başa çıkabilmek için) onun senin gibi ele geçirilemezliği seni şaşırtıyor. ve bu duygu da yine alışık olduğun birşey değil. böylece onu çaresizce seviyorsun. bu sevginin bir zayıflık olduğunu bilerek ve bundan kendine itiraf etmekte zorlandığın bir rahatsızlık duyarak. burada yalnız olduğunu sanıyordun ama o da var ve sana hiç benzemiyor. bunu da tuhaf buluyorsun. (elimdeki güç ile kendimce gereği ne ise yapıyorum ve tanrılarınız, yüksek varlıklar onlar her ne iseler işte her kimseler bundan daha azını yapıyorlar ve bunu uygun buluyorlarsa selamıma layık değiller diye düşünüyorsun) Maria seninle aynı fikirde değil ve bunu anlaşılmaz buluyorsun.  ancak şunu öyle kuvvetli seziyorsun ki bu bir aşk neredeyse. cevap her ne ise, her neredeyse ama senin için dinde, felsefede yada neredeyse ilahi bir tutkuyla sarıldığımız sanatta da değil. orda,onda, orada bir yerde. ele geçirilemez bir kale gibi (sanki mistik bir biçimde aktarılan ve ifade edilemeyen bir sır gibi) bütün gizemi ve ihtişamıyla onda saklı duruyor.
içinde derinde bir yerde onu bir kağıt gibi avucunun içinde buruşturup fırlatmak istiyorsun. bu, seni; onun hiç söylemediği fikirlerinde ve tecrübelerinin sonunda vardığı yerde ve duygularında ve başka herşeyde ne kadar yanılmış olduğunu ona ve kendine kanıtlamanı sağlayacak. aslında daha da derinde bütün kuvvetinle bunu denemek ancak başarısız olduğunu görmek istiyorsun. onun haklı olduğuna böylece inanacaksın. ama kendinin haklı olduğuna kesinlikle inandığından ötürü böyle bir şeyi hiç ama hiçbir zaman denemeyeceksin. (aslında bu da maria’nın haklı olduğunu kanıtlamaktadır ancak bunu göremiyorsun)
                                                 *  * *
               Sanki biri söz alıyor ve sonra da yepyeni bir fikirden bahseder gibi şöyle söylüyor :

 B e N  İ sTİYOruM kİ HeR Şey ÇoK GüZeL oLSuN !!!

o meselenin devamı:
aklanmış bilgiye ulaşma metodu ile ulaşılmış son ve kesin bilginin bu metodun kendisini inkar etmesi ve ortadan kaldırması. Sonunda denklemde metod ve inkarı birbirlerini götürdüğünden geriye sadece “olan / gerçekler”  kalır / kalıyor.

a n d
gözlüğüm olmadan asla !!   









              
 k a r a l a m a  d e f t e r i   X V I I I

                                       
c a t  v e r s i o n



dünya sihirli bir yer


evren okyanusunun içinde


uzayın sessiz serinliğinde


rengarenk hayatların fışkırdığı


olağanüstü bir yer






sığ sazlıklarda tek ayak üstünde bekleyen pembe filamingoları izledin mi ?


lacivertten eflatuna alacalanan kayalık dağların önünde duruyorlardı.






“hatırda tutulması ve hayal


etmesi kolay şeyler” anlattım






pasifiği baştan başa geçen bir dalga


boşlukta yüzen bulutlar


ve uzun seneler önce


sessiz ve hafif rüzgarda


karanlığa saçılmış


renkli tozlar






eşsiz ve harikulade






* Schöringer’in kedisi Bahama adalarında yaptığı tatilden attığı tweetle bilim dünyasını yine karıştırdı

* Michael Jordan kariyerinde 26 kez takımına maçı kazandıracak atışı kaçırmıştır.

* hayatımın geri kalanını da yaşamak zorunda olmak beni çok üzüyor.

*  daima babamın dinleme konusundaki sabırsızlığının bana bir konuyu kısa, sade ve renkli anlatmama neden olduğunu düşünmüşümdür.

*   İlk albümünü “The Best Of ….” diye çıkaran adam : )))

*  Nesimi’nin kedisine sormuşlar, yarin ile hoş musun
    İster isem olmayayım, oyar beni kime ne ? (demiş)

   Heraklitos’un kedisine sormuşlar; whats going on?
  (Sen kimsin, nesin, necisin? gibi)

   Ben, şu an halihazırda olduğum şeyim
   Ben, şu an halihazırda olduğum şeyden başka bir şey değilim 

   (henüz)
   
   (demiş)



maria yolculuklarının birinde bomboş bir gezegene geldi. Burada hiçbirşey yoktu. (Hidrojen ve helyumla çalkalanarak sessizce dönüyordu.) Bu yüzden hemen başka bir tanesine geçti. Yeni vardığı gezegende  heryer halıyla kaplıydı ve büyük büyük kediler keyifli bir uyuşukluk içinde halıların üstüne dağınıkça yayılmışlardı. Zemini kaplayan tüylü halılarsa  bitimsizce ufka dek uzanıyorlardı. Dağ ya da tepe yoktu, kuşlar ve bunun gibi şeyler de yoktu. Başka hiçkimse ve hiçbirşey yoktu. Maria onları sakince izlerken açık mavi gözlü bir siyam kedisiyle gözgöze geldi. Kedi, patisini zerafetle uzatarak, nezaketle kendini takdim etti.  “einstein kedisi.”
Maria uzatılan patiyi avucunun içine alıp hafifçe sıkarken “siz konuşabiliyorsunuz!!” dedi  şaşkınlığını gizleyemeyeden. 
Kedi duruma içerlemiş göründü. Gözlerini kısarak tahammül sınırlarının zorlandığını saklamaya çalışan bir sesle;
“evet canım...” diye gerindi mırlayarak. “aslında bütün kediler konuşabilir” Kelimeleri zaman zaman mırıltılarıyla ya da ön patilerinden birinin altını yalamaya başlamasıyla kesiliyordu. “sadece söyleyecek bir şeyimiz yok”
“bunu yazabilir miyim ?” diye izin istedi maria.
“evet evet” diye tekrar mırladı siyam. “pekala yazabilirsin” Sonra kafasını ön patilerinin üstünde yan duracak biçimde geri bıraktı. “...ama bu konuşmamızı sağlamayacak”  
Maria defterini çıkarıp “MX6847a gezegeninde konuşan bir kedi var” diye not aldı.
Siyam, maria’ya bu gezegenin aslında kedilerin cenneti olduğunu anlattı. Kediler en karmaşık olanda dünyaya gelir ve sonunda eğer yeterince talihliyseler buraya kadar ulaşabilirlerdi. “Bundan bir önceki gezegende duvarlara asılı rulolar halinde tuvalet kağıtları, plastik toplar ve yün yumakları da vardı; ama sonunda bir yumak eninde sonunda bir yumaktır; yuvarlanır, yumuşaktır, kenarlarından ipleri sarkar falan” Kendi etrafında yarım tur dönerek daha rahat bir oturma pozisyonu yakalayıp bir an durakladıktan sonra “aslında bir yumak olsa ne iyi olurdu be” diye iç geçirdi. Maria çantasını karıştırıp “belki bu işini görebilir” diye buruşturduğu bir kağıt topunu uzattı. Kedi buruşturularak yuvarlanmış kağıt topunu eline alıp patileriyle biraz çevirdikten sonra “hayır hayır” diye mırıldandı umutsuzca. “Bir yumağa epeyce benziyor, ama bir yumağın yerini asla tutamaz” 
             
(shiva ile tanışmaları)

“Ben Shivayım” dedi “küçük ve yeşil elmaların koruyucusu. Onlar ki pek tatlı ve lezzzetlidirler. Onlar ki her mevsim yeni ve tazedirler, sonra onlar hiç değişmezler ve renkleri pek hoştur”
“ama zaten bütün meyveler aşağı yukarı böyledirler” diye itiraz etmek istedi maria. “hem de tam tarif ettiğin gi..”  “beni ilgilendirmez” diye kesti Shiva. “ben küçük ve yeşil elmaların koruyucusuyum” havuzun başına uzanmıştı ve kısa saçlarının üstünde sade ve zarif  tacı parıldıyordu. Hemen yanındaki kristal kasede de pek çok bu çeşit elma duruyordu.  

* * *
v e e  i ş t e  o  a n  . . .


Mini öykü: saçıma sakız yapıştığında / original story : when gum sticks to me / çeviren : Karpat Çağlayan editör : Tony Johnson & Richard Cörlee  redaktör: Fabienne Apollines kurgu: Samet Aybaba yayına hazırlayan : Mc Guerdi & Ricardo Amos harf karakter seçici : Şörli Tempıl alt metin uygulama (??) : Maykıl Hasanova (editörün bi tanıdığı) uyarlayan: Zubi Zarette & Nina Simone karakter geliştirme : Ayşe Felent & Colin Pavıl dönemsel tarih incelemesi ve diğer danışmanlar: Hulk Hogen & Kate Upon jenerik sorumlusu:  Margarita Beinvenido

…veee adeta modern zamanların klasik bir öyküsü olmaya aday olacak olan ve oscar, nobel, basta, cannes ne varsa hepsini toplayacak olan bu muhteşem öykü, bitmesini sabırla beklediğiniz (çünkü böyle bekleyince daha iyi oluyor -güvenin bana- okuyacaklarınıza daha yüksek bir hevesle ve psikolojkman hazırlanıyorsunuz) bu cümlenin hemen ardından başlıyor.

SAÇIMA 
SAKIZ    
YAPIŞTIĞINDA

Güneşli bir öğleden sonra sakin bir at çiftliğinde geçen ve  sakin biçimde ilerleyen bir filmi sakin bir halde seyrederken, birden ama aniden hafifçe ileri doğru uzanmam gerekti ve böylece ansızın sıcaktan eriyip pelte haline gelmiş olan yapış yapış bir sakızı ensemde hissettim. Onu, birkaç gün önce yatağımın duvar tarafına doğru yanındaki boşluğa sıkıştırılmış ters dönmüş döşeğin üstüne üşengeçlikle bırakmış olan da elbette bendim. Yavaşça elimi attım ve sıcakta erimiş sakızların başedilemeyecek bir yapışkanlıkta oluşunu bana yeniden ve kendine özgü  nazik bir dille hatırlatmasıyla birlikte oluşan bu yeni duruma razı olup yine sakince geriye yaslandım. Tavanda mecalsizce ağır ağır dönen ahşap pervanelere benzeyen yorgun ve eski dizüstünün tozlu ekranında 480 çözünürlükte her nasılsa takılmadan oynayan çiftlik filminin sona ermesini bekledim. Ama oradaydı, biliyordum bunu. Herhangi bir dikkatsiz hareketimde, bana kendisini vakit kaybetmeden yeniden hatırlatıyordu. Sonunda ertesi sabah duşun altındaki şampuan, sabun ve el örgüsü kese içeren umutsuz ve sonuçsuz uğraşlarımdan sonra sakız hala ince bir tabaka halinde ensemin ve kısa saçlarımın bir kısmını süslemeye devam ediyordu. Aklımda çamaşır suyu, kolonya ve jilet gibi seçenekler uçuşsa da onu yine de zamana bırakmayı tercih ettim; çünkü zamanın herşeye olmasa da pek çok şeye iyi geldiğini düşünüyorum hala. 

f i n

* düşünce egzersizi: herhangi birşeyden 30 milyon ışık yılı uzakta olmak.

* ya senelik 2 milyon euro alan adamın yatarak müdahale etmesi !! Argh !!

gerçek hayat tırttır. en azından burada böyle. çoğunlukla birbirinden kötü ve çekilmez görünen berbat seçenekler arasından birini ya da diğerini tercih etmeye zorlanırsınız ve hemen her defasında, bir süre sonra seçmediğiniz diğer seçeneğin aslında biraz daha makul olan seçenek olabileceği kuşkusu sizi bir lanet gibi hayatınız boyunca takip eder.

Better than reaaal better than reaaal !!!

Erkek aslanlar zaman zaman dişisinin yavrularını beslemek için avlanmak üzere uzaklaşmalarını bekler ve ardından yavrularının saklandığı yere gidip onları boğarak öldürürler. Aslanlar bunu neden yaparlar belli değildir. (bazen hakikaten de çok şerefsiz mahlukatlardır ; ) Peki yavrular neden daha önce ölmemişlerdir, bu da belli değildir. Bu durumu hayvanbilimciler ilerde doğabilecek olası bölge savaşlarına karşı erken bir müdahale olarak yorumlarlar; ancak anne avdan geri döndüğünde ağlak ve ulumavari bir hava tutturur. Böylece onun her durumda üzüldüğünü görürsünüz. Bunun nedeni de belirsizdir. Çünkü bölge savaşlarıyla ilgili aynı söz konusu durum onun için de geçerlidir.

Geleneksel japon & zen tarzını akla getiren bahçeler elbette doğal ya da doğala yakın değildirler ve doğayı taklit etmezler. Orada sığ ve sakin suyun üstünde yüzen nilüferler, taşlar ve çiçekler barış ve armoni ve uyum içinde yanyana dururlar. Burada doğanın uygun biçimde taklit edilmesini göremeyiz. İnsan sanki doğaya “burada bana yakın halde olmak için sakinleşin ve durulun ve bize saflığınızı sunun çünkü buna ihtiyacımız olduğu ve bundan keyif aldığımız için burada bir aradayız” demektedir. “Kuralsız saldırganlığınız burada artık geçerli değildir ve kurak geçen mevsimlerde çiçeklere ve ağaçlara su vereceğim” denilir.
                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                düşüncesizce davranıyorum.*  
genellikle bu daha iyi sonuç verir.

 * sallapati iş yapmak
              
Kendi felaketlerine doğru güle oynaya ve tam bir iyimserlikle çekilen insanlar. Çok yazıktı onlara. Bazen bir şeyin tam daha en başında kimin ölüp kimin hayatta kalacağını tam bir açıklıkla fark edersin, sezersin ama hiç bir şey söyleyemezsin. Herkes hafif bir şeyler içiyordur, kimsenin tadını kaçırmak istemezsin, müzik fısıltıyla konuşmana dahi yetecek yumuşaklıkta ve hoştur. Böylece çaresizce seyredersin. Onun için şimdiden çok üzgünüm. 

İyimserliği farkında olmamasından değil salaklığından ileri geliyordu. Yani şöyle garip bir mantık yürütüyordu, ‘bir daha böyle bir aşk ve ayrılık acısı yükünü taşıyamayacağıma göre, eh yani dolayısıyla böyle bir şey olmayacaktır’ Ne var ki işler böyle yürümüyordu. Ondan korkmuyordu bile. Bunu, ona her baktığında gözlerinde belirmesi gereken çaresizliğin izlerini göremediğimde anlamıştım, gözbebekleri sevgiyle parıldıyordu, küçük bir çocuk, aptal bir sokak köpeği ya da ona benzer zavallı bir şeydi. Bugün, unuttuğu ‘o şey’ hakkında bir fikir, bir hatırlatma edindi ve şimdi sessizce oturuyor.

m a r i a  s o u l  o f  g a m e

* * *

KAMPANYA KAMPANYA

ŞOK ŞOK ŞOK artık japon olmak çok kolay !!
siz de japon olun, kırışıklıklarınızdan kurtulun
ilk arayan 3 değil 5 değil tam 6 kişiyi tokyoya gönderiyoruz
HEMEN acele edin !!!

fransız tarzı;
hafif bir yemek, aşk ve kırmızı şarap arzu ederken,
küçük bir ısırık alır elmasından
ve nezaketle gülümser

bir barbarınsa;
öteden beri hayattan beklediği; taze et, içki ve kadın olmuştur
ve elmasından büyük bir ısırık koparırken
koca bir kahkaha patlatır.

bir çin atasözü derki; 
erkekler, böyle değişik değişikken, 
kadınlar, yağmur taneleri gibidir
kimisi saraya, kimi ise tarlaya düşer

***
“bu bir ayna” dedi maria. “nereye tutulursa orayı gösteren cihaz”
“böyle bir şeyi neden kullanıyorsun ki” dedi yerli adam. “istediğin herhangi bir yere bakabilirsin”
“bununla kendime bakıyorum” dedi maria. “ genellikle sahipleri onu bu iş için kullanırlar” adam cep aynasını alıp kendi yüzüne tuttu bir süre. “çok siyah” dedi. “sen beyazsın, ben de siyahım” sonra bir süre daha bakmaya devam etti. “bakmak istediğim yeri yakınlaştırmıyorsa sana ancak birkaç rupi verebilirim, daha fazla değil” (Bu aslında modern teleskopların temel mantığını açıklayışıydı, merceklerden geçip aynaya yansıyan görüntüler... herneyse... bu maria’ya başka bir fikir verdi)
maria aynayı adamın avucunun içine koydu ve “yıldızlara bak” dedi. “hepsi avucunun içindeler” yıldızların -en azından bir kısmının avucunun içinde olduğu fikri, yerlinin çok hoşuna gitmişti. Avucunu yavaşça göğün farklı yerlerine çevirdi ve hala şaşkınlıkla kendi avucunun içine bakıyor oluşu onu hoşnut etti. Sonunda maria istediğini almıştı. “17” rupi.

***

kadırgaların S şeklindeki bir boğazda saklanmaları. içeri dalmaya çalışan gemiler yoğun top ateşine tutulduklarından geri çekilirlerdi. (yine bir kaçma kovalamacada sığ sularda da yol alabilen altı düz gemi ileriye doğru atılıp içeriye doğru sokulsa da arkalarındaki gemiler derin tabanlarıyla zemine oturmuş ve birbirlerine bindirmiş, altı düz olan gemiyi takip eden ilk gemiyse hiç yol alamadan batmıştı.) - bunlar ormanda geceliyor olmalılar, gemilerden kurtulanlar... bizde geniş nehri terkedip karaya çıkamayacağımıza göre, onlar bizi görüyor olmalılar, açıklardan iki gemi daha yaklaşıyor, bu nehrin nihayet nereye vardığını bilen var mı?- maria.

benim insanlarımın asıl ilgisini çeken soru

"herşeyin neden var olduğu" sorusudur. 

       sadece vardır ve böyledir.

bu da bir cevap değildir

      çünkü başlangıçta soru yoktur

"soru ve cevap" bizim ZİHNİMİZE ait KATEGORİLERDİR.

     şeyler, öyledirler

böylece benim insanlarımın  sadece tek bir kavrayış haliyle ilgilenmelerini  diledim

     d o l a y s ı z  k a v r a y ı ş

(maria… bir heykelin ya da bir çeşit anıtın altında falan yazar bunlar. “yanındaki kız o herşey hakkında herşeyi biliyordu diye açıkladı. O bilge kral ne kendisi herhangi bir şey hakkında tek bir satır bir şey yazdı ne de konuşmalarının taş tabletlere kazınmasına izin verdi; bu, onun tek mirasıdır. Bu konuda hiçbir şey söylememesine rağmen bunu yaparak doğanın kendisini taklit ettiğine inanıyorum.

not: gerçeği, cücük kadar beynimizle kendi yarattığımız köşeli ve küçük
kategorilerimizin içine hapsetmeye çalışırız. Bunu derli toplu biçimde
ilk ifade eden filozof .... (kimdi hakikaten ?)

***

dünya üzerindeki ilk kafiyeli şiiri yazan adam, ikincisine
muhtemelen şöyle demişti : "beni taklit ediyorsun"
sorun şu ki ya da ilginç olan o ki 2.şair gerçekten de
tam olarak bunu yapıyordu.
(gılgamış destanından sonra hiçbir şey o kadar da yeni değildir sanatta
gibi de  düşünülebilir)

***
oğlunun orta ikinin ilk döneminde aldığı takdir belgesini çerçeveletip
evinin beyaz badanalı salon duvarına asan baba  

***
tekir kedi kendi varlığını köpeklere kabul ettirmiş, şimdi kendi hükümranlığının tadını çıkarıyormuşçasına tam bir öz güvenle güneşin altında muzaffer bir edayla uzanıyordu.  Onun bu yayılarak yatışı aklıma elbette şu soruyu getirdi.

 “bu kedi tam olarak neye hükmediyor?” 
 “kendi yaş mama kabına elbette” 

***

aslında yoldan çıkmak da pek mümkün görünmüyor, eh öyleyse herşey yolunda demektir… awswdawdawsa

ya da

“bu odadan çıksan bile, bu odadan çıkamazsın” 

1408

On dönüm bostan yan gel yat osman (kedi capsi olur, yaygınlığına karşın tdk böyle bir deyişin varlığından bihaber) 

- düşünce gücüyle kaşığı eğdim ehe bak !!
– bunu da adisyonunuza eklemek durumundayım, salata ?

“Öyle olması lazım” ne kadar çok duymuştum bu cümleyi. İçimden ve sonra bazen yüksek sesle söylerken.  ne var ki işte, öyle olmuyordu…


“…düşünce alışkanlıkları, sonsuza dek, geldiği gibi gidecek diye bir şart yoktur. Son yirmi yılda psikolojinin en önemli bulgularından biri , bireylerin düşünme biçimlerini seçebilecek olmalarıdır.”

(…yirmi beş yıl önce bir psikoloji öğrencisiyken, az önce betimlediğim ikilemler bugün olduğu gibi açıklanamıyordu. O zamanlar insanlar çevrelerinin -ve içsel dürtülerinin- ürünü oldukları varsayılıyordu. Bla bla bla … yaklaşık olarak 1965 yılından itibaren, -daha önceden- benimsenen açıklamalarda kökten değişiklikler gerçekleşmeye başladı bla bla bla…)

Öğrenilmiş İyimserlik, Dr. Martin E.P. Seligman, yaşama bakmanın iki yolu bölümü arayış kısmından

Bütün bir okyanusu tek bir dalganın sırtında geçmeye uğraşan fantastik sörfçü !!!

ÖLÇÜYÜ KAÇIR !!! ABART ABART !!!

iskambil kağıtlarından kuleler ve evler inşa ettikten sonra yanında diz çöküp  ‘Nolur hiç rüzgar esmesin’ diye dua eden insanlar. Bir de esen rüzgara sinirlenen ve karate numaraları gösteren versiyonları var, onlar da pek tatlı.

Ayrıntı: su küresi oyuncağı, beyaz basma koluna hafifçe dokunduğunda suyun içinde hareket etmeye koyulan renkli minik toplar. Çok severdim onu. Ve bazen bu minik toplar küçük ve şeffaf haznelere girer ve bir süre orada kalırlardı. Sakince beklerlerdi dışarıdaki suyun devinimlerinden azıcık etkilenerek ve sadece sağa sola hafifçe salınımlar yaparak. Bu haznelerin altında belli belirsiz 50 puan, 10 puan gibi bir şeyler yazardı minik şeffaf kabartmalarla. Zen bakışını hoş, zarif ve iyi yansıtarak ruhu henüz çocukken şekillendirebilen daha iyi bir oyuncak daha olduğunu sanmıyorum. Su küreleri harikadır. Belki ikinci sırada da beyaz plastik kutusunun içinde yan yana duran siyah domino taşları gelebilir. Siyah pırıl pırıl taşlar  ve üstünde beyaz noktalar. Bir nokta, iki nokta, noktasız boş olan ve üç noktalı olan. Böylelikle birbirlerinden kolayca ayırt edilebilirler. Bunları, böyle lüzumsuz eşyalar satan Üsküdar’da ana cadde kaldırımını gören geniş beton duvarın üstüne dikkatli ve özenli bir biçimde yan yana dizdiği alçakgönüllü sergisinde pek çok alakasız eşyası olan seyyar bir satıcıdan almıştım. Ben olsam onları satmazdım, ama ya çok vardı, ya da belki ihtiyacı yoktu.* ya da henüz yeni oldukları için onlarla anıları olmadığından… ama herneyse bir sebepten satmıştı işte ve ben de onları alıp eve götürmüştüm. Su küresi ve domino taşları.

*bu ayrıntıyıda aslında kırtasiyecinin resimli pembe kokulu silgiler satması hakkında / için aklımdan geçmişti ama kısmet burayaymış demek ki. Yazıyı oluşturan pikselleri de tam olarak görebilmek için daha da yakından bakabilirsiniz.

Eyvah Erkekler Yardım Edecek !! (Komedi / Macera) senaryo olabilir.

Değişik bir video ekle!! mesela...


Qualia: 

 Yeni tanıştım bu kavramla ve anladığım kadarıyla şöyle…   ; )))

hakkında bir fikir vermeye çalıştığın şey hakkındaki aktarımsızlığın çaresizliği durumu, sanatın; hayal edilen fantastik evren ve & ya da deneyimsel aktarım çalışmaları konusunda yaşadığı geleneksel çarpışma, mücadele. Daha önceki çıtayı aşma ve aktarıma yaklaşma konusunda eser ve sanatçı mukayeselerinde kıstas olarak kullanılabilecek bir ölçü. Belki de tekerleğin icadından önce sanatın doğuşunun temel nedenlerinden biri. İkinci ve bence en önemli nedenlerinden biri ise asıl gerçeğin genellikle çok sıkıcı olmasıdır. 

               

maria girdiği bir lokantada çorba içerken samanyolu haberleri izlemektedir. *zenobya gezegeninde altı değişik noktada patlamalarda yaralanan ve ölen... *ZXO sistemine bağlı çok bilinmeyen Naila gezegeninde tükenme tehlikesinde gözlem altına alınan  yaklaşık 40000 türden ancak 428 tanesine gerekli fon ve kaynak ayrılabileceğini açıklayan ... ... . *üstünde biyolojik forma sahip herhangi bir canlı bulunmayan ya da gözlenebilir elektromanyetik bir hareketlenme tespit edilemeyen  S14XA gezegeninde buharlaşan hidrojen ve sülfür ??? yapay bir atmosfer oluşturma işleminin kritik bir eşiği aştığı ve kendi kendine bu yoğşuşmanın devam edebileceği bildirildi *gezegenimizin medarı iftiharı olan sonics silence ayda tek başına yaşamaya hazırlanıyor * bundan sonra sadece ışık olarak oradan oraya, şuradan buraya uçup durmanın yasaklanması gerektiğini söyleyen Galaksiler arası iletişim ve askeri koordinasyon başkanı ruli Peylınd basın toplantısıyla hareket eden ışıklara ateş açabileceklerini duyurdu. *şimdi bir magazin haberiyle daha devam ediyorum, maçu piçu ya da bilinen adıyla Kutsal İnekler olarak tanınan punk /funk grubu turnelerini samanyolunun avcı koluyla sınırlamayacaklarını açıkladı. Bilindiği gibi Kutsal İnekler son 4500 yıldır albüm yapmıyordu.
(aynı formatta yine haberler başka bir gezegende çok farklı bir sunuşla kendini gösterebilir mesela bir çeşit böcek haberleri, sadece bölgedeki yenilenen su kaynakları, işte abur cubur ufak tefek değişimleri büyük ayrıntılarla falan verirler, iki solucanın önünü kesen karıncalarımız onları sarıp güneş altında kuruttuktan sonra bir kısmını yerlatındaki depolarımıza çekmeye başladılar, çalışmalar ertesi günde bütün hızıyla sürecek, şimdi olay yerine canlı bağlanıyoruz falan)
karıncalar ve maria özel bölüm: kendi halimde yürürken sizi ezmemek için de özel bir dikkat ve özen gösteriyorum, daha ne yapabilirim? diye sordu. bir “üstünlük” olabilmesi, benim size karşı kendimi “üstün” bulabilmem için ortada bir “kıyaslama” olması gerekir. Bir kaç kaş göz işaretinden sonra maria karıncalara doğru eğilip ellerini kalbine doğru yaklaştırıp seslenerek “eyy karıncalar” dedi. “sizi seviyorum ve varoluş mücadelenizi saygıyla karşılıyorum. ama bıdı bıdı koşturmacalarınızın nedeni bana henüz açık değil, bu yüzden size yardım edemem. Size şuraya bir avuç toz şeker bırakıyorum bu bütün kış işinizi görür. gelecek kışa da zaten burada olmayacaksınız. size benzeyen yavrularınız , sizin yerinizi alacak ve bıdı bıdı koşturmaya devam edecekler, tıpkı milyonlarca yıldır olduğu gibi.”




Gök yerden uzaklaştıktan sonra,

Yer gökten ayrıldıktan sonra,

İnsanın adı konduktan sonra,


Gılgamış, Enkidu ve Ölüler Diyarı" adlı Sümer şiirinin giriş bölümünden


" -Anka kuşu gibi dedim ya... Bu sözümde ısrar ediyorum..." Bambayev'in gevezeliği devam ediyordu.  "-Petersburg'a git...koleje. Şeref listesinde kimin adını göreceksin? Hem de ilk sırada? Semyon Yakovleviç Voroşilov. Ya Gubarev? Ah, kardeşlerim, hemen ona gitmeliyiz. Bu adama adeta tapıyorum ben. Yalnız ben miyim? Herkes hayran ona. Öyle bir eser yazıyor ki şimdi! Oh... Oh... Oh!"

Litvinov "Bu eser ne üzerine?" diye sordu.

"-Herşey üzerine kardeşim. Bilirsin, Buckle tarzında bir eser. Ne var ki, çok daha derin. Orada her sorun çözümlenmiş, aydınlanmış olacak."

"-Sen okudun mu?"

"-Hayır, okumadım. Bir sır, daha. Duyurmaya gelmez. Yalnız şu Gubarev'den de herşey beklenir... Herşey, evet!" Bambayev içini çekti, kollarını kavuşturdu.

Duman / Turgenyev  sf 24



*   ışık için hareket halindeyken zamanın durması konulu maria notlarını yaz. (çok kolay)

* 'yanılgılar evrenine gidiyoruz' dedi masaya bir harita açarak. Aslında oraya bizim verdiğimiz bir isim bu, yani haritayı hazırlayanların ırkçı ve türcü yaklaşımlarından ötürü. Orada bulunduğumuzda o gerçeklik bizim için gerçek olmayacağından böyle bir isim bulmuşlar, eski ismi Marks and spencer ama sonra aynı isimle bir butik açılınca  (aslında garip bir biçimde butiğin ismi de haritadaki bu bölgeye verilen isimden geliyor) her neyse öyle olunca adını değiştirmişler. -böyle daha şiirsel olmuş dedi maria. -şimdi bir tekrar : Haritada "Büyük kalabalıkların yanılgılar evreni" olarak görünen yerler aslında onların kendi gerçeklikleri. (İçinde bulundukları, ait oldukları. diye vurguladı marianın gözlerine bakarak. -Gerçek yani)  -tamam,Biz ise şuradan yaklaşacağız. Gemi bizi taşlı yolun biraz aşağısında bırakacak, şurayı yürüyeceğiz ve herneyse zaten yapacağız neye konuşuyorum ben? Maria gözünü haritadan ayıramadan "evren, bütün karanlıkları yutmuş büyük bir canavar gibi" gibi diye mırıldandı.

m@ria / the soul of gaia / Volk@n Ay 

* rakibin savunmasını / gardını adeta bir matkap gibi delip geçen yumruklarıyla sersemletmişti.

* 3 basit gerçek

1 . 3 milyon ışık yılı uzaktan dünyayı teleskopla inceleyebilseydin, dünyanın 3 milyon  yıl önceki halini görürdün. (çünkü ışık bu sürede ulaşıyor ve gördüğün ışıktır)

(hala) 2. Bir ışık tanesinin üstünde ya da ışık olarak seyahat edebilirsen senin için zaman durur. (hızlanırsan giderek yavaşlar ve ışık hızında durur)

3. a  dünyadan 3 milyon ışık yılı ötedeki bir gezegene yolculuk edeni, dışardan gözleyen, 3 milyon yıl geçtiğini düşünür / öyle gözler.
   b ışığın üstündeki yolcu için ise bu, gözlerini açıp kapayıncaya dek orada olur.
  c 1 numaralı gerçekten ötürü seyahat eden 1 dakika sonra geri döndüğünde dünyanın 3 milyon yıl önceki haline değil buradan yola çıktığından 1 dakika sonraki haline varmış olur.(ancak toplamda 6 milyon ışık yılı katetmiştir ve dışarıdaki gözlemci bu yolculuğu vidyoya çekmek isterse 6 milyon yıl boyunca kayıt yapması gerekir. Ancak sabırlı gözlemcinin yapacağı böyle bir kayıtın hiçbir işine yaramayacağı açıktır) işte içinde bulunduğumuz boyutun gerçekliği bu çeşit yolculukları teorik olarak olanaklı kılar. maria sözünü “ancak elbetteki böyle bir şey pratikte mümkün değildir” diyerek bitirdi.

(bunu çözümsüz bırak, okuyucu sanki üzerinde biraz daha düşünürse bulabilecekmiş gibi bir izlenim edinsin)

*** 
bunu daha önce defalarca yaptım. yani neyi yaptım. nedenler dizgesinin arkasını soruşturmak meşgalesi. nedenler nedenleri nereye gidiyordu? ve her seferinde aynı şey oldu. birbirlerine taban tabana ve tamamen karşıt, hem bir arada bulunmaları hem de aksi kanıtlanması mümkün olmayan aksiyomlara (antinomi /çatışkı) vardım. içinde bulunduğumuz gerçekliği mümkün kılan mantık (kendi kendini inkar edip ortadan kaldıracak bir son noktaya varan) tuhaf, neredeyse mizahi, kesinlikle ironik bir alt yapıya dayanıyordu. 

*** 

Öğrenc evi önerisi, -lisedeyken- denedim faydasını gördüm. Altı haftalık bulaşığınızı banyodaki büyük kovanın içine uygun biçimde yerleştirin, üstüne sıcak ama kaynar böyle –kova hafif eğiliyor- su ve bulaşık deterjanı koy hafif hafif çalkala ve bırak –çünkü onlar hep kurudular önceden ya- yarım saat sonra tek tek alıp durulayabilirsiniz. (gerçekten çalışıyor az da su gider)

“Siz çok güşlü oldunuz olm, bu da bizden olsun diyerek transfer görüşmelerini bambaşka bir boyuta taşıyan teknik adamlar.

Maria bir macerasında evrensel adaletin simgesi olan bir elinde kılıç bir elinde terazi tutan adalet tanrıçasının gözündeki bağı çekip almak üzere uzun bir yolculuğa çıkması.

Babaannemin bahçesinde nefis bir köpeği vardı adı Beto. Ona balık kraker atardım o da havada uçarak şak diye tutar ve mideye indirir, böyle böyle paket biterdi, harikaydı. Bir sene sonra gidince bunu yapmadığını farkettim, krakerin düşüşünü göz ucuyla takip ediyor,  iyice kokluyor, sonra dilinin ucuyla yerden çekip alıyordu. Çocuklardan birinin bu numaramızı çakıl taşı fırlatarak yaptığını öğrenmiştim sonra ve artık güvenmiyordu şimdi.

Dev sümüklü böceklerin saldırısı bölümünde; ıslak ve yumuşacık gri beyinlerin, insanlara savaş ilan edip saldırmaları anlatılabilir. Çünkü lanet yaratıklar çok yavaştılar  ve hiç beyinleri yoktu. asdaswadawsawda

Devre arasında sahaya koşarak girip çaktırmadan gol atan adam.

Doğanın bir hammadde kaynağı olarak görüldüğü bakış.

Çıkan taş tabletleri nette incelerken elimde olmadan şöyle düşündüm. Bu kırılan ve yer yer okunmayacak biçimde tahrip olmuş ya da edilmiş bölümler acaba sansürün ilk uygulanışı olabilir miydi? (Gılgamış tabletleri hakkında)

Konturpiyede kalmak.

… ve pek çoğunun yaptığı, baş edemedikleri gerçeği baş edebilecekleri makul bir hale getirene kadar eğip bükmekten ibaret. Sonra çaresizce bu kurguya sığınarak daha katlanılabilir bir hayat sürmeye çabalamak. Bununla ilgili hiç kimseyi suçlayamazsın, ama yardım edebilirsin.

Akla ziyan bakış açısını körpe beyinlerimize erken yaşta sokuvermiş olan Can Barslan’a saygıyla... / bir adam demiş ki gelmiş “Ulu Bilge Donteltenyus;  merhametle caydırıcılık arasındaki ince çizgi nedir, nereden başlar? Dondeltenyus’ta demiş ki uyy gel sana bir temel fıkrası anlatayım ama önce bi nescafe yap ta içelim demiş. Adam da demiş ki bu ne biçim bilge ?!! aswsawdasw Haa ama aynı soruyu Erdener abiye sorsan cevabı bellidir: “Bilemem”

but where is magic? where is magic?

grapon kağıtları, tavşan makasları,
23 nisan’da örülen kedi merdivenleri.

öyle& öyle değil
öyle& öyle değil
öyle& öyle değil





“…şunu bilin ki Prensim, kabaran okyanusların Atlantis’i ve onun görkemli kentlerini yutmasından sonra Dünyada o güne değin görülmemiş bir çağ başlamıştı. Aryas’ın oğullarının doğduğu bu çağda, Dünya üzerindeki imparatorluklar ve uygarlıklar, gökteki yıldızların mavi parıltıları kadar dağınık fakat belirgindi. İşte bu sıralarda Kimmeryalı Conan geldi. Çelik bilekli elinden kılıcını hiç bırakmayan bu kara saçlı, şahin gözlü yiğit tüm imparatorlukları sandallı ayağının altında çiğnemek istiyordu…”

- b i r  N e m e d y a  e f s a n e s i n d e n -


*  Hep tam 64 sayfa ve renkli olan çizgi romanlar listede öncelikli. redkit tenten kaptan swing(ontario kurtları) yüzbaşı tommiks (hep süt içer, süt içtiği için dalga geçildiğinde de kavga çıkarırdı) Zagor, kaptan amerika ve yardımcısı fantom (bildiğim kadarıyla falcom bir çizgi romanda o zamana dek boy göstermiş ilk siyahi kahramandı) thor, fantastik dörtlü falan fıstık ama sonra conan’ı keşfedersin. Artık büyümüşsündür ve anlaşılırki crom sert bir tanrıdır, bir dağın başında yaşar ve mızmızlananlardan hoşlanmaz ve etrafa yıldırımlarını gönderir, dikkatini çekmemek en iyisidir (bu cümle conan’ın bir sayısında conan’ın ağzından dökülür… "Dikkatini çekmemek en iyisidir") Bu arada Ali Recan’ın telefonu da cevap vermiyor, boşuna aramayın.




* Maltepe Kitap Kulübü çok süperdi mesela. Bir sürü genç insan vardı, biz de arada kaynıyorduk. İlkokuldaydık. 3 kitap getirerek üye oluyordun.Bir sürü çizgi roman –çoğu Thor –marvel tarzı işler- Conan sevmiyordum siyah beyaz ve fazla şiddetli ve ciddi geliyordu- ödünç alıp okudum ve geri götürdüm, yığınla ilginç insan görme fırsatı oldu ve pek çok defa ahşap satranç takımlarıyla maç yaptık. Konuşma uğultuları, açık sayfalarıyla karikatür dergileri, yandaki bakkaldan ekmek arası salam yaptıranlar ve elbette çokoprensler. Küçüktü, çay ve kitap /sigara kokusu, iyiydi ama. Ev bulamayan aşıklar büyük dolabın arkasındaki masada yiyişirlerdi bazen, onları rahatsız etmeden çokça bakmadan kitap seçmeye çalışırdım. Sanırım biri birini öperken ilk defa orada görmüş olmalıyım. Şimdiki gibi değildi çünkü, elini tuttu mu tamamdır gibi bir hava esiyordu  o yıllarda. Böyle bir yer bile mahallenin havasını baya bayaa değiştirebiliyordu. İlginç insanlar, değişik abiler. Şimdi muhtemelen hepsi mutsuzdur. O zaman da mutsuzlardı. Kronik mutsuzluğun bayrak devri. PULP ruhunu heralde ilk orada koklamıştım. Telafisi mümkün olmayan bir hata. Çıkışsız bir yol.

(…) şimdi dönüp baksak, sinsi bir tuzaktır hayat:
tarihler ve şehirler, insan isimleri ve belli
durumlarda benimsenmiş gri tavırlar              

 enis batur

Remember

Şu eski şarkımı da unutmadan not alayım. 
Çapa’da, Şehremini’deki ufak parka bakan küçük evde yaklaşan finallere hazırlandığım ve heryerin bembeyaz olduğu karlı bir gün öğleden sonra yalnız başımayken yazmıştım.  (aslında yazmamıştım, şimdi yazıyorum)

Sıcak şekerli çay

Bir avuç kurabiye
Sıcak şekerli çay ve kurabiye

“o herşey hakkında herşeyi biliyor”
( / televizyonda duydum ne güldüm)


Bize özgü çok fazla önemli bir şey olmasa da alıp adapte etme kültüründeki başarımız bunu bize özgü  bir kültür ögesi olarak dünyada kabul edilmesini önerme arzusu uyandırıyor. Çünkü genellikle bunu öyle içtenlikle ve büyük bir samimiyet ve kabullenişle yapıyoruz ki bir süre sonra o şey bizim bir parçamız oluyor. Mesela dünyaya banyo yaptırmayı bizim öğrettiğimizi sanan ve bunu gururla tekrarlayan nice akıllı paşalar vardır aramızda. Romalılar da bundan yüzyıllarca önce elbette ki Türk hamamlarında banyo eda etmekteydiler, herneyse.  Burada tuhaf olan bu topraklarda hala ayrıntılı biçimde kalıntıları bulunmasına karşın, yani sır olarak saklanmaması, girişin çok pahalı olmaması (misal Perge) ve açıkça göz önünde bulunmasına karşın bu tarz düşünme biçiminin yaygınlığıdır.

Neden buharlı bir lokomotif ormanda tamamen doğal bir ortamda yetişmiş bir ağaç kadar güzeldir?
Çünkü doğaldır. BU tuhaftır yani dikkat çekmek istediğim nokta şu, estetik olarak harikulade oluşunun sebebi birinin oturupta bu nasıl güzel görünebilir diye çok fazla kasmamış olmasıdır. Belirli zorunluluklarla belli yerleri belli ve uygun biçimlerde olur ve kısa zaman içinde en uygun formu alacak biçimde evrim geçirir ve tanıdığımız birkaç temel biçimini bulur. Yani arkadaki kare, ortadaki silindir form ve bacaları ve öndeki süpürme şeysi ve tekerlekleriyle doğal olarak güzeldir, çıkan buhar ve duman içinde kararmasın kirli görünmesin diye de en uygun rengi karadır. Yani bir tasarımın güzelliğiyle estetik çalışmaları birbirinden iki ayrı şey değildir. Biraz öyledir ve biraz da değildir. (Bunu ilk romanda ‘mum’ örneğinde kullandığım için k.defterine almayacağım) yine formula 1 yarış arabalarının durumu da örnekteki gibidir. (evrimleri incelenmeye değerdir)

Bir tane reklam vardı renonun çok hoşuma gitmişti seneler önce. İki tane yanyana duran tekerlek  fotoğrafının üstünde “geri kalan herşey hakkında tartışabiliriz” gibi bir şey yazıyordu. Şimdi yeni çıkan arabalarını gördüm de, baktım eh, normal bir araba işte. Motorsikletleri bisikletleri falan düşün, aynı mantık. Teknoloji “doğal” olarak gelişiyor ve “tasarım / estetik” ve “mühendislik” aslında çok iç içe.


Mevzu belirsiz konularda bilgi edinme olunca iki temel kültür biçimi ortaya çıkıyor. Sorgulama kültürü ve biat etme kültürü.  

* * *




İçilen çayın lezzet, kalite, demleme ve içme seremonisi koşullarına karşı farkındalık yaratmak amaçlı bir blog oluşturma.

Resim konmalı : japon kültüründe çay içilen oldukça minimalist çizgilere sahip oda ya da bahçeye bakan alçak veranda. zen garden & tea room

türkçeye "hakkını vermek" olarak çevrilebilecek bu durum/ bu meditatif halin giderek hayatın her anına yansıtılabileceği bir bilinç düzeyine yaklaşılması.

bambunun içinden akan incecik su  taştan bir oyuğun içine dökülüyor. yuvarlak beyaz kaya parçalarının üstünü sarmış yeşil yosunlar. bahçede üstünde dalga desenleriyle çakıltaşları ya da incecik kumlarla kaplı  yüzeyler. eşyasız bir odadan çıkıp verandaya yürünür. ahşap bir zeminde düz ve ince bir minder. kapılar ve pencereler, şeffaf camlar yok. Duvarlar ya açılıyor ya da kapanıyor. Sessizlik.

Bu, sadelik; durumu karmaşık hale getirmemek, durumu basitleştirmek, açık ve anlaşılır kılmak noktalarını çağrıştırır.



Çay, iyilik ve samimiyet de çağrıştırır. Rengi ve berraklığının da içime bir estetik seyir zevki katması  bakımından şeffaf, sade bir fincanda içilmesi güzel olabilir.

Çay kargaşaya kurban giden sayısız zevkten bir tanesidir. Gerekli özen, sabır, sevgi ile hazırlanmadığında ve  incelikle içilmediğinde bu, onu olduğundan daha az zarif kılmaz.

Çay 'ın keyifli sakinliğinin tadı, dikkat ve yoğunlaşma ile alakalıdır. Çay içmek böylece bir zen pratiği olarak da algılanabilir. –yaşanan an’a dönmek ve orada kalmak-

Çay içmeyi bir seremoni haline getirmek bence yaşamdaki basit ancak el altında olduklarından hoyratça kullanılan herşeye karşı derin bir farkındalık geliştirmemizi de sağlamak bakımından önemlidir.


ç i ç e k  d ü r b ü n ü  /  k a l e i d o s c o p e

Pç versdiyon

Bu aynalar 60 derecelik açılarla sıralanırlar ve üç tanedirler. 60*60*60, ne oldu 0 ları çıkar  evet 666. Bu çiçek dürbünü de masum görünmekle birlikte aslında şeytan icadıdır.
-evvet ve bahisler açıldı. Bunu herhangi birine inandırmayı başarabileceğine inananlar oyuna girdiler. Ben önümdeki para yerine geçen pulları daha önce don’un da şeytan icadı olduğuna inandırmayı başarabilmiş kumarbazı temsil eden sayının üstüne yıkmıştım. Konuştuğu adamlar altı hafta boyunca don giymeyi reddettmişlerdi çünkü daha sonra aksine inandırmayı başaramamıştı. (maria’s game)

Kumarbaz önce derin bir nefes aldı, (nasıl bir giriş yapacağını herkes heyecanla bekliyordu) “Platon’un akademisi” diye söze başladı.  Neden kapısında acaba “geometri bilmeyen giremez” yazıyordu. Bu bir tesadüf müydü ? “Sorarım size!” Hassas noktalarını bulduğuna inanıyordu, konuşması bir buçuk saat sürecekti. 



N'oluyor ne film dönüyor burdaa?



 1950’de aslında ne oldu? İsimli yazı (1950 ve sonrasında ne olduğu hakkında hiçbir bilgi ya da fikir vermeyecek öylesine bir yazı)



İnsanoğlunu çatırdatan dünya savaşları, sefalet ve kıtlık sonrası dünyanın üzerine yumuşak bir sessizlik çökmeye başlamıştı. İnsanların dünyasının fazlasıyla erkeksi havasının façası bozulmuştu ve kadınların sesi / varlığı yavaş yavaş belirginleşmeye başlıyordu.  Fazla testosteron her zamanki gibi başlarını belaya sokmuştu ancak bu defa silahlar “ateşli” ydi. Tanklar, toplar ve hatta atom bombaları vardı. Herhangi bir siyasi şeyin ya da ideolojinin en ateşli savunucularının en şiddetli figürlerinin hiçbir zaman kadınlar olmadığına dikkat etmiş miydik? Yani bence Hitler’e mesela biraz yumuşatıcı iğnelerle bazı takviyeler yapılsaydı çaktırmadan, durum bu kadar içinden çıkılmaz hale gelmeyebilirdi. Bazı karmaşık ve büyük problemlerin çözümü bazen çok basit olabilir.

Romantik aşk’ın, popüler kültür yoluyla, topluma hızla pompalanmasının etkileri örneğin inanılmaz boyutlarda olmuştur.

Maria’da kendi çocuklarını yiyen tanrı cronos’a karşı savaş isim verilmeden geçeblir bir yerde.

1.savaşı kazananlar  vampire dönüşürler 2.alternatif (favori muhtemel tercih) zamanı yendiklerinden geçmişte ya da bugünde istedikleri bir zaman diliminde yaşayabilirler fakat geleceğe gdemezler çünkü yaşlanır ve hemen oracıkta ölürler.



PİANO (HAND FREE)


Aslında ne olmalıydıl istesi

Ceff barkley bir caz piyanisti olmalıydı.
Zimbabwe’de bütün bir kış isminde bir roman olmalıydı.
Tanita tıkaram teleffuzu zor olduğu için meslekten ihraç edilmeliydi. (ya da take that’ten biri ayrılsın da yerine ben gireyim diye açığa alınmalıydı)
Bono bir çizgisiz dosya kağıdı üreten firmaya isim olmalı ardından isim hakkından ötürü mahkemeleşmelilerdi.
Nuray hafiftaş ve Barni moloztaş satranca (atın önündeki piyonların yerine) dahil edilmeli ve iki ileri bir kare geri gitmelilerdi. (çünkü basitçe seyredilirse bunu mehter takımında aslında hiç kimsenin yapmadığı görülür - ama biri bunu yapmalı lanet olsun dostum)
Zeki Demirkubuz acilen bir Pink Floyd belgeseli yapmalı final sahnesinde seyircilerin üzerine su atılarak uyandırılmalıydı.
Komançiler Apaçilerle arada bowling maçı yapmalı ve kaybeden kukaları havada sallayarak samba yapmalıydı. ( mondelikadelmondooo denilebilir arada yine)
Bütün Şalker donestli futbolcular her yarı final maçından önce 652 yılında güney batı afrika da çıkmış olması muhtemel bir salgında ölenler için saygı duruşunda bulunmalıydı.
Rockıya su katmanın cezası altı aydan başlamalıydı.
Şile bezinin standartları belirlenmeli muğlaklıklar ortadan kaldırılmalı, savaşlar çıkmadan önce engellenmeliydi.
Askeriyeye zorunlu seferberlik halleri dahilinde Şeker Portakalı'nın ilk baskılarını toplama ve el koyma yetkisi verilmeliydi. (elinde bulunanlardan önceden bildirim yapmaları istenmeliydi resmi gazetede önce)
Kibarlık olsun diye Hev diyen fifiler toplatılmalı ve altı ay kangalların nezaretinde değişik  hayvanat bahçeleri gezdirilmeliydi.
Nasa fazla parlayan yıldızları özenle tesbit etmeli ve gıyabında yargılamada bulunup ceza kesmelilerdi. Ayrıca amerikada sokaklarda hala pantelonla gezenler ivedilikle yakalanıp rafet el romana teslim edilmeliydi.
Avustralya çayır köpeklerine bir süredir artık Ringo ya da Dingo yerine Bingo denmeliydi.

Krikatr fikri: Bir pankart ve arkasında 1500 kişi durmaktadır, pankartta şöyle yazar:

Konuyu bilmiyoruz ama hayır !!!



Nerede o eskimo’lar be !!!

Marşmelov.

Marşmelov yumuşaklığında ve hafif. Hafifle !! Neşeli ve pozitif kalmaya çalış.

Konfüçyüs‘ün: “Gerçek bilgi kişinin cehaletinin boyutunu anlayabilmesidir.” Bertrand Russel‘ın: “Belki de zamanımızın en acı verici şeylerinden biri, bir fikri hiç şüphe duymadan savunan kişilerin çoğunlukla aptal olması, ve biraz hayal gücü ve anlayışı olan kişilerin ise şüphe ve kararsızlık dolu olmasıdır.” 

Argh!! Lessie sandıklarım Messi çıktılar

* * *

Eşşeğe sormuşlar
“ne istersin?”
“daha çok saman” demiş
(çünkü neden/
 eşşekliğinden)

Bizim durumumuzun daha farklı olduğunu düşündüren bir örnekle de doğrusu hiç karşılaşmadım.

Uyku getirecek koyun atlatmaca falan gibi cep telefonluk tek tuşa basmalı oyun, tek tuşla da kapayıp hemen yatılabilmeli

Aya giden insanoğlunun basit ve pratik bir hamak sallandırıcı icat edememiş olması ?!!

Saatte  1000 km giden dünyanın en hızlı uçağıyla 17 sene sürecek bir yolculukla en yakın yıldıza (güneşe) ulaşabiliyoruz

Bir kütüphane dolusu kitap fotosu. Her bir harf karakterine _ve noktalama işaretleri de dahil_ denk gelenden daha fazla yıldız vardır. Evrende bilinen yıldız sayısını anlaşılabilir hale getirmek.







e v e e t , e l l e r i  g ö r e l i m  ! !

* * *

Denir ki bazı oyunbaz cinler  seninle oyun oynamak istedikleri zaman küçük bir eşyanı hop diye gözünün önünden kaybeder ve sen onu ararken de kendi aralarında eğlenirlermiş, ama eğer olur da onların sakladıklarını anlar da tekerlemelerini söylersen birdenbire hop diye eşyanı gözünün önünde bir yere bırakıverirlermiş. Bunu çok eğlenceli bulan üç tanesinin adı Ledi, cedi ve meri’dir, tekerlemeleri de farklı farklıdır, hangisinin aldığını düşünüyorsan onun tekerlemesini söylersin

Ledi ağaçtan hoplayarak atlar
Sular dalgalanır ve sincaplar kaçar
Benim eşyamı alan Ledi
Onu yeşil bir kaydıraktan atar

Topları çeviren cedi hiç düşürmez
En yükseğe zıplar ve  hiç devrilmez
Eşyalarım kaybolursa bilirim ki
Cedi bulur ama belki getirir belki getirmeez

“evet” dedi şeker kız. “ama peki ya meri aldıysa?”
“Üzgünüm” dedi maria. “Ben de tekerlemelerden sadece bu kadarını biliyorum.” Şeker kız üzgün göründü. “umarım ledi ya da cedi almıştır, sana iyi şanslar”

* * *
(alternatif devam) maria bez çantasından boya kalemlerini çıkartırken “inanamıyorum” dedim. “onları şeker kız dan çaldın mı?” . “yapmak zorundaydım” diye mırıldandı maria. “Ödünç aldım sadece. Çünkü bu kalemlerin büyülü güçleri var, çizdiğin şeyler canlanıyor” “ah, dedim eski bir efsane, ama aynı efsaneye göre bunun olması için elindeki bütün renkleri kullanman gerekiyor” “Onları ben kullanmayacağım” dedi maria. “....’a götürüyorum. “bir evleri yok ve gölün kıyısında yeni bir ormana ihtiyaçları var sonra belki biraz kuş ve yağmur bulutları” vs vs




“… onun verdiği esin, dünyayı değiştirecekti”


                                                             X E N A