...evrenin genişlemesinden sorumlu devlet bakanı ?!aswadawsaws



…maria kitaplıktan bir kitap çekti. Üstünde açık pembe ve mavi ile sağa doğru zarif el yazısıyla affedişler mevsimi yazıyordu. Fakat üstünde ne bir isim ne de etiket vardı. Sayfalarsa boştu. Yine de kitaba dokunmaktan (henüz ona ilk uzanırken dahi) hissettiği hafifliği kendine açıklayamamıştı. Rafa geri bıraktı. “Bizler göklerde süzülen dev balinayı arayan Kaptan Ahab’larmışız belki de…” diye düşündü niye öyle düşündüğünü hiç bilemeden, belki çok eskiden bir kitap okumuştu ama şimdi anımsayamadığı kadar uzun zaman önceydi bu. (O romanda dünyadaki en dev canlının en küçük planktonlarla beslendiği yazıyormuydu? )

 Maria gezilerinin birinde bütün evreni dolaşmış birine rastladı (balık ayıklıyordu)  ve ona bir halt ederek evrenin aslında nasıl bir yer olduğunu sordu. O da “kötü görünse de kötü değil, iyi görünse de kötü değil, kısaca kötü değil” dedi. “Peki iyi mi?” Karşısındaki  o balıkların öldürülmesine hiç ses çıkartmadan birde zalimce içlerini deşip pişirmeye hazırlanan canavar koca bir kahkaha atarak “işte onu hiç sorma” dedi.




YERYÜZÜNDEKİ KÖTÜLÜĞÜN KAYNAĞI ÜZERİNE BİR DENEME



Doğadaki azot döngüsü ve su döngüsü gibi pek çok döngüler vardır. Bunlardan bir tanesi de “kin ve nefret” döngüsüdür. (…) Özetle ifade edilmeyen kin ve nefret bir biçimde yine de açığa çıkar ve evrene dağılır. İfade edildiğinde de doğal akışta kendini “şiddet” olarak gösterir.


Kin ve nefret => insan =>  doğal eğilim => şiddet (ve buradan başlangıca geri dönüş) 

 (Şekil A)


Bu doğal eğilim engellendiğinde kişi “hasta” olur. (Ama onu hasta eden kimdir?) Bu hastalık strese bağlı olarak mide rahatsızlıkları (ki kişi çok fazla acı çeker) ya da türlü değişik biçimlerde (ruhani ya da bedensel) ortaya çıkabilir ve kişinin kendisine  ve özellikle öncelikle (en başta) yakın çevresine zarar  verir. 

Bu yüzden hassas yaradılışlı ve yetenekli insanlar bunu kendiliğinden daha güzel bir biçim(ler)de ifade ederler. En güzel biçimde ifade ettirilmeye zorlanırlarsa (kim (ler) tarafından ?)  kişi iyi ve güzele dönüştürebildiğini açıkça ifade ederken kalanını kendisine saklamayı uygun bulur.


Ancak doğanın kendisine özgü “gizemli” yolları vardır ve kişi çevresel etkiler, genetik ve deneyimlerden (vb vb) aldığı kin ve nefretin kendine sakladığı kısmını da ifade ettirilmeye zorlanır. Bunlar gerçekte dünyanın tarihsel mirası da olabilir.


Benim inandığım odur ki kişi bir nehrin kıyısında içinden düşünerek suya dahi derdini anlatırsa o mesaj bir biçimde (aslında birden çok fazla biçimlerde*1) evrene ulaşır ve mutlaka bir gün o artık orada olmasa da “ona” geri döner.



(*1 Maria tam bu noktada Fermatın son teoremi hikayesine benzemesin devam et dedi. Bu hikayede Fermat çok zor bir bilmeceyi çözer ve sadece kısa bir not bırakır çözümü çok basit diye ancak matematikçiler çözümü notlarının arasında bulamazlar ve yıllarca pekçok matematikçi bunun üzerinde çalışırlar, neyse not bu değildi not şu bu çok fazla biçimler bize çok fazla ve farklı gibi gelir. Bir ışık kaynağına uzaktan baktığımızda sadece bize gelen yolu görürüz. Deniz kıyısında yakamoz zamanı oturup içerken ay ışığının tam da bizim oturduğumuz kayaya doğru geldiğini sanırız. Sanmayız bunu açıkça görürüz ama aynı şeyi yan ve uzak başka kayalarda oturanlar da görmektedirler. O yüzden ışık bir yerde başka bir yere yol almaz. Bir noktadan küre biçimde -eğer engellenmezse- dağılır ama biz bunu sadece teorik olarak bilebiliriz)



Psikolojide çok bilinen temel bir varsayım vardır. (bence doğrudur) İnsanın en vahşi güdülerinden ikisi şiddet ve cinselliktir. Ve biri bastırıldığında diğeri daha fazla ortaya çıkar baskın hale gelir/ gelebilir.  Burada insan için bir “dönüştürme” faaliyeti söz konusudur. Böylece kişi birilerini yumruklamak isteği duyduğunda kum torbasına vurursa bu isteği hafifler ama “aslında” şiddet (titreşimi*5 –herşey bir titreşim olabilir mi acaba-) kaybolmaz. Sadece kum torbaları bizler kadar alıngan olmadıkları için bu gerilimden doğan kötü enerji maddeye (daha maddi mi acaba / ama yoksa…)  akar. O yüzden şiddet eğilimi içinde olanların spor, seks, sanat ya da bazılarınında (ama elbette sadece birbirleriyle) savaş yapmaları “gerekir” Ama eğer gerçek bir savaş yapmak zorunda kalırlarsa o zaman savaşın yol açtığı “yeni” acılar yeniden insanlığa, doğaya ve başka herşeye kin ve nefrete dönüşür. Ve eğer zorla bu savaşlar durdurulup onlar “öpüştürülüp barıştırılmaya” zorlanırlarsa bu birikmiş kin ve nefret tarihsel miras olarak sonraki kuşaklara aktarılır. (Bundan sonra yazacaklarım sadece şu noktaya kadar yazdıklarımın değişik yorumlanış bakımından tekrarı niteliğindedir.)



Sanatçılar tarihsel mirasla edindiklerini (Çünkü hassas olduklarından ilk onlara ve çocuklara sirayet eder sanırım) yine aynı korkunçlukta ifade ederlerse bu da medyadaki “nefret söylemi” ile (tedavülden kalkmış bir para gibi) toplumda yeniden dolaşıma girer. Ancak yeterince şiddetli bir biçimde ifade edilmezlerse de  bu defa doğanın kendine özgü “ gizemli” yolları devreye girer (zaten her zaman devrede olsalarda baskın hale getirilirler) Burada bir denge gözetilmelidir. En acılı ya da en şiddetli ifade söylemleri çocukların gözünden gizlenir (daha fazla özgürlük için medya kontrolü ironisi) ve isteyenlerin ulaşıp kendilerince dinleyip okuyup izleyebilecekleri bir biçimde tutulur. Bu yüzden televizyonlarda  çok fazla arabesk ya da heavy metal grupları göremeyiz. (Bu yüzden “kötü” adamları kötülük yapmaktan alıkoyabilecek “iyi” adamlar var ise şiddet eğilimi (*3) gösteren iyi adamları sanata,spora, sekse ve bilumum başka aktivitelere yönlendirerek doğa ve evrene bizden yayılan kötü enerjimizi iyiye dönüştürebiliriz)



(*3 “kötü” adamlar zorla şiddetten uzak tutulurlarsa hapishaneler ya da tehdit/baskı/şiddet/korku yoluyla, o zaman bir günah keçisi bulup onu kesip kendini rahatlatmaya uğraşan ortaçağda cadı yakan kuru kalabalıklara benzeriz. (Sonrada öcüler yer bizi ;) Bu yüzden günah keçilerimize de iyi davranmalı hatta onların işlediği yahut işlemek üzere oldukları suçlarla itham etmek yerine durumu ve döngüyü kavrayıp (mümkünse) daha güzel şeyler yapabilmeleri için toplumca feragat (?!) edip onlara kaynak ayırmalıyız. O yüzden biri size “asmayalım da besleyelim mi?” diye sorarsa “besleyeliiiim” demeniz bence daha doğrudur. Bazı suçlular şöyle savunurlar kendilerini “o an kendimden geçmiştim” Bizler iyi niyetli ve bilge isek bunun doğruda olabileceğini anlamalıyız. Daha da bilge isek bunun doğru olup olmamasının dahi önemli olmadığını biliriz.



Bazılarına göre suçluların “ödüllendirildiği” bir toplum kurma hayali bile başlı başına  “düşünce suçu” olabilir. Ancak diğer türlüsünün iyi çalışmadığını ve doğaya ve insana ve kimbilir başka canlılara (yaşayanlara) rahat, huzur,mutluluk vermediğini insanlık tarihi bize göstermiştir. Ancak bu tür yazıların ironik tarafı şudur ki, bu tür yazıları “zaten” bilenler okur ya da okuma isteği duyarlar. Bu da insanlığın bir başka handikapıdır. Benim önerim herkesin kendini doğanın yerine koyarak bir çeşit arıtma istasyonu gibi çalışmasıdır. Bu susmak ya da içine atmak değil güzel bir biçimde ifade etmeye uğraşmak olmalıdır. Gerçekten iyi bir insan olduğunuzdaysa en iyisi herşeyi boşverip “kafanıza” göre takılmanızdır. Çünkü çocuklar böyle yapar.  (Adam çocuktur Tanrının gözüne / Çocuk nasılsa adamın / Heraklitos çitos portos) Ama bunu bile engellemeye çalışan olduğunda doğaya bırakalım kendimizi… 



Zorla halkı aydınlatma çabasına girmenin “yıkıcı” sonuçları olabilir. Bunu yapmamak ve durdurmaya çalışmakta başka varlıkları (doğayı, insanları vs vs) rahatsız edebilir. Çünkü belkide bütün evren bizden biraz huzur istemekte ve yaka silkmektedir.  Bu da başka bir handikaptır. Fakat spritüel devrimin doğasının da özü buradaki dengeyi hepbirlikte yakalamaya çalışmaktan geçer.


Doğada olduğu gibi tarihsel süreçte de bir tür döngü geliş gidişler  olduğunu tahmin ediyorum. Çünkü avrupa ve batı merkezli bir bakışla bakarsak son derece (ruhani olduğu iddia edilen) son derece karanlık ve yobaz bir dönemin -ortaçağ-  ardından “maddi” vurgusu çok yüksek olan bir aydınlanma çağı gelmiştir. (Ki kimilerine göre bu karanlığın ta kendisidir) Sanırım daha önce bu aydınlanma çağının maddi vurgusunun yansımaları insanlığı bir isyan noktasına getirmiş ve son elli yılda (tamamen şehir kültürü bazlı olarak hippi kültürünün dünyaya etkilerini düşünerek yazıyorum) …herneyse yani muhtemelen insanlık daha büyük bir olgunluğa kavuşurken yine döngüsel olarak maddi vurgulu bir hayata (ancak bu defa daha bilgelik ve sevgi dolu ve özgür olarak) yönelecektir. Bu dengeyi hali hazırda yakalamış olanlar olabileceği gibi  aşırı uçlarda gidip gelenlerde olabilir.  Kutupların erimeye başlaması o kadar da kötü bir şey olmayabilir manevi anlamda. Ama bunun maddi evrende dünyadaki karşılığı kötü olabilir.  Kim için kötü? İnsan için belki. O yüzden çevre ve doğa için  bir şeyler yapmakta belki de bir çeşit “ibadet” tir. Bunu yargılama hakkını ben kendimde görmüyorum.  Eğer bir sokak köpeğini dahi memnun ettiğinizde Tanrı’nın bizi yukarıdan görüp aferin anlamında “sevap” yazdırdığına inanıyorsak (Küçük bir not olarak benim inancım bilgisayar diliyle söylersek “üzerine yazmak” gibidir biraz her an -üstüne-) Amazon ormanları kesilmesin diye uğraşan “kafir” çevreciler hakkında da daha incelikli düşünmeliyiz. Yani içimizdeki sıkıntıyı, kin ve nefreti güzel bir şey yaparak (içimizden gelirse) gösterince köpeğe de bir şey yazılıyor ki rahatlıyor bize de bir şey yazılıyor ki mutlu oluyoruz birazcık. Böylece negatif enerji pozitife çevrilirken illa ki bir “günah” ortaya çıkmasına gerek kalmıyor. Sürekli böyle bir akışta olanın ya da kalmaya çalışanın  hayatında günah/sevap kutupları yoktur bence. Sadece "öyledir"  içinden geldiği gibi. 



Bütün evrenin böyle bir mesajı  anlamasına ihtiyacı olduğu fikri olsa da bunları yazılı olarak uzaya fırlatmak çocukçadır. Biz zaten dünya olarak bir titreşim yayarız. Bütün herşey bir titreşim yayar.  Daha doğrusu titreşimi frekans olarak yayılır. Bizler belli frekans aralığında titreşiriz ve sadece renk vb olarak sadece orada kapana kısılmış durumdayız. (ya da böyle zannederiz) Nasıl ki göremediğimiz dalga boylarını bize gösteren robotlar varsa anlamadığımız evrenlerden bahseden garip insanlarda olabilir, onları yadırgamamalıyız. Üzüntü ve acı da bir titreşim yaydığından bu kötü enerji evrene dağılıp tekrar bize geri dönmesin diye hiç sevmediğimiz hatta nefret bile ettiğimiz insanları, canlıları memnun etmek için  tamamen “bencilce” bir arzuyla hareket etmemizde de bir mahsur yoktur. Ama bu bilgiyi bilen biri bir başkasını bunu yapması için kötü bir biçimde zorlarsa bu da “farklı” bir sıkıntı dalgası yaratır ve oluşan can sıkıntısı yine evrene dağılıp bize geri döner.  Sonuç : Üslup önemlidir. Buna “karma felsefesi” olarakta yorumlayabiliriz. Bu karmayı kırmak ve dönüştürmek kötüyü yiye çirkini güzele çevirme uğraşı  insanın (da) ödevidir. Çünkü ev kedileri zaten bunu yapmaktadır. Bence (de) hemen (hemen) tüm ev kedileri kendi doğal üsluplarınca bunu bize anlatan “zen” hocalarıdırlar.



İnsan bunu gerçekten ister yürekten karar verirse her tür bilgelik, inanç sistemi, doğa vb ona yardım eder (muhtemelen) Mesela ben birkaç gün önce çok sıkılırken taş dizilmiş bir kolyeyi elime alıp rahatladığımda çok şaşırdım. Şaşırmamın nedeni “çok” rahatlatmasıydı. (Mavi taşlardı turkuazmıydı neydi) İşin tuhafı bazen şiddet içerikli renkli çizgi romanların da başka pek çok şeyden rahatlatıcı olabileceği gerçeğidir.



Dünyanın acayip işleri hakkında hüküm vermeden önce belki biraz daha hassas ve düşünceli olmak gereklidir. (Yani kimilerine göre ilahi adalet zaten hali hazırda vardır. Sadece bunu görmek ve gereğini yapmak gerekir. Bunun gereği şiddet olmamalıdır. Bu yüzden bazıları “bizim yolumuz sevgi yoludur” derler ve yol da insandan geçer) Çünkü bazen içtiğin ayranın iyi geldiğini sanırsın. Oysa annen onun içine ağrı kesici atmıştır.



Alıngan olmamak yücelik belirtisidir. Musluktan akan ve içilebilecek kalitede suyu leğene doldurup klozete döktüğümüzde suların bize darılacağını hiç sanmıyorum. O yüzden herhangi bir güçlü otorite beni korkuttuğunda ya da korkutmaya çalıştığında onun yüceliğini sorgulamaya girişirim. Çünkü “zaten” yüce olanlar bu anlattıklarımı da “zaten” bilirler. (Ya da ben buna inanırım)



O yüzden bizde bir laf vardır. “Allah insana zulmetmez, insan ne yaparsa kendine yapar” diye. Ama işte bu kısa deneme ile sadece kendine etmediğini de görmüş olduk (?)

   

Böyle konuşmalar ve yazılar aslında biraz da tiyatro gibidir: Zaten anlatmanın gerek olmadığı birine güzel bir şeyi gerek olmasa da anlatmak. (Çünkü evrenin bu mesajı duymaya ve anlamaya ihtiyacı vardır belki ; ) ve hiçbir zaman ol’mak diye bir şey yoktur. İnsan da başka herşey gibi sürekli bir döngüdedir. Mesela basitlik sonra karmaşa ve sadelik döngüsü. Ve o sadelik başka bir döngünün basitliğidir. Hiçkimse tek başına olgunlaşamaz. ) sözümüzü bir maniyle noktalayalım

Bütün evren bir hamurdur tanrının elinde

Ve o hamur iyi ki her daim çiğdir gene onun elinde

Humm da humm humm vır da vır vır

Yoksa hepimiz yok olurduk bence


maksimum 40 km  !!




Notlar: 


Maria kayboldu duygusu vermemek için bazı bölümlerin başında şu anda buradasınız! Grafiği koymalı şöyle bişey. BÖLÜMLERİN ARASINA TEMEL BAZI OLAYLAR GİR




Alto Cedro’dan


Marcane’ye gidiyorum

 

Cueto’ya varıyorum 


Mayari’ye gidiyorum



* BVSC