k a r a m e l a  d e f t e r i
marşmelov &  frappuccino 

* Bir yere not etmiştim belki lazım olur, bir yerde kullanırım diye ama lazım olmadı ; 

     'zen de aydınlanmadan önce
     kuyudan su çeker ve odun kırarsın
     aydınlanmadan sonra
     kuyudan su çeker ve odun kırarsın'

* herşeyin biraz şöyle ya da böyle olmasını isteyen birine sorulursa, peki herşey tam olarak her nasılsa öyle olduğunda, olması gerektiği gibi olduğunda tam, tamam işte o an, bunu nereden anlayacaksın, yani nasıl bileceksin bunu? Bana kalırsa çünkü dünyanın da hiç olmasına gerek yok. Ama, bana kalmıyor işte.

* * dünyanın bayat bir leblebi gibi toz halinde uzay boşluğunda dağıldığı bakış.

* üç gün aikido' ya gitmiştim ve öğrendiğim belki en iyi şey geriye doğru kontrollü düşme hareketi olmuştu. Şirketler ve takımlarda sıkça tekrarlanan, kendinizi rahatça ve serbestçe geriye doğru bıraktığınız ve o sırada kim olduğunu bilmediğiniz birinin sizi yakaladığı güven egzersizinin tam aksine kimsenin sizi tutmadığı ve tutmayacağını da baştan bilerek geriye doğru düşmekti buradaki amaç. Bu, geriye doğru bir taklayla da tamamlanabilen  bir hareketti doğru hatırlıyorsam (ki bu da oldukça estetik görünür uzaktan seyredildiğinde.)  Geçen rüyamda şahsen olmasa da tanıdığım bir kadın, bir başka genç kadına -yine şahsen tanımadığım- bu düşüşü öğretiyordu. Harika bir bar atmosferiydi. İki katlı, kısık ışıklandırmalı, yüksek tavanlı, berjer koltuklu muhteşem bir yer. Öndede alçak bir sahnesi vardı. Onlar üst kattalardı, ben merdivenlerdeydim. ("Sen, İzmir taraflarında uzakça bir yerdeydin" *1 A.İ. ) Burayı daha önce herhangi bir filmde ya da gerçekte görmemiştim. Orası şimdi daha büyük bir sahnenin, -ve ben o sırada bu büyük sahnenin nerede olduğunu bilmiyordum, hala da bilmiyorum- backstage'i olmuştu. Pek kalabalık olmasa da herkes bir şeylerle uğraşıyordu. Neden bilmem, rüyanın içinde onları da gördüğüm halde, yine de -burada olmamalıyım- ya da -benim burada ne işim var- gibi bir düşünce uyanmıştı. Sonra da gerçekten uyandım. Mekan gerçekten çok iyiydi.

( *1 devamı : (...) Dünden bugüne çektiklerin eksilmedi dedi yağmur bana / Eksilmeyecek dedi bugünden yarına / Bir hiçliğin koynunda istifham gibi büyüyeceksin / Bütün sual sordukların, senden bir sual soracaklar (...)

* çölde çay'ın yalnızlığı. çölde çay'a en yakın şeyin bile o kadar da yakın olmaması. oz büyücüsü. acı ay ya da çok zorlarsan Casablanka. gerçi o kadar zorlarsan Capablanca'nın eleme turlarına kadar gidebilirsin. 'Satranç tahtası 100 kare olsun, bu beni kesmiyor' diyen biadam sonuçta o da, kestirmiş marangozdan öyle bir tahta ki iki tane de yeni taş uydurmuş; kolunun altına sıkıştırıp tahtayı o parti senin bu kulüp benim dolaşmış durmuş adam aylarca; ya sen koskoca dünya şampiyonusun, yakışıyor mu hiç sana dememiş kimse.

* milyon dolarlık film çekiyorlar, altyazıları okuyup geliyoruz. Bir ya da iki defa başımı kaldırabildim, sanırım başrolde Gene Hackman vardı.

muhakkak izlemek lazım filimler listesi
fake posterler gerçek oyuncular

Zamanın kıyısındaki gemi  İMDB 5.6

kalkmak üzere olan vapura yetişebilecek miydi? Jack otobüsten indiğinde elinde torbasıyla akbiline uzanırken aklından neler geöiyordu falan.

Çılgın takip IV  İMDB 4.8

ilk üçünü izlemyenlerin pek bir şey kaçırmadıklarını belirtmek isterim, yinede serinin bu son filmi özellikle başarılı görsel efektleriyle göz dolduruyor

Gizemli Sırlar İMDB 5.3

Bu filmde hiçbir zaman nedeni anlaşılamayan bir takım olayları çözmekle görevli olan dedektif Johhny Page, peşindeki adamları atlatarak nihai kapıyı aralayabilecek miydi?

Kayıp Varoluş İMDB 8.6

Otuzlu yaşların sonlarına doğru bunalıma giren Tony, yeni bir iş ararken hayatının aşkı olduğuna inandığı kadınla karşılaşır, ancak aynı zamanda geçmişinden getirdiği varoluş ve kaybolmuşluk duygularıyla... bağımsız ve ufak bütçeli bir yapım.

Denizaltı Labirentleri İMDB 6.6

Denizin altına labirentler kuran çılgın bir bilim adamı, bir gün bu labirentlerde ufak tek kişilik deniz altısıyla gezerken kaybolur, etrafını sazan balıkları çevirir. Çılgın bilim adamı düştüğü bu durumdan kurtulabilecekmidir. animasyon.

asdfasdfasdagdghh
1 mesela bir adam zaman makinesini icat eder ve geçmişe gider ama makinesi gelecekte kaldığı için geçmişte onu yeniden inşa etmeye uğraşır durur. makineyi tamamladığında tam olarak geçmişe döndüğü tarihtedir falan gibi. 2 dünyayı uzaylıların istilasından kurtarmaya karar veren pelerinli bir süperkahraman sonunda onlardan birine aşık olur ve dünyayı kurtarmaktan vazgeçer ve uzaylının gezegenine gidip boş arsalara yüksek katlı siteler inşa edip arsa sahiplerine beşer tane dağıtıp kalanını yedikleri nefis bir hayat yaşar ama sonunda edımın ona kalan mirastan aberi olur ve astanede raporları karışan hastalardan gerçekten hasta olanıyla evlenir ve evlendiği hasta ölüncede hikaye dramatik bir biçimde cenaze töreninde yağmur yağarken son bulur. 3 bir beyzbol takımının çalıştırıcısı yetenekli bir çocuğu keşfeder ve onu ayırıp iyice bir döver ki aklı başına gelsin diye, sonunda onu kovar ve böylece çocuk şansını büyük şeirde denemek zorunda kalır ve başarılı olur, fazla başarılı olunca geri dönüp koçun elini öper ve ona bir tenişs topu ediye eder. Koç bu tenis topunu müzeye götürdüğünde bunun geç hitit dönemine ait oldupğunu öğrenir ve satıp çok zengin olur. 4 poposundan yıldırımlar çıkartabilen bir adam bu özelliğini dünyayı ele geçirmek için kullanmaya karar verir ama onu bu kararından vazgeçirmeye çalışan arkadaşları başarılı olamayınca onu iyice bir döverler adam da yıldırımlarını onlara gönderir ama onlar daha hazırlıklıdır ve paratonerlerini çıkartırlar, böylece adam yaptığına çok pişman olur ve hayatının geri kalanını miami de geçirmeye karar verir. 5 babası ölmeden önce oğluna malikanenin gizli bir azinesi olduğunu ama bunu açmak için büyük salon piyanosunun altı tuşuna birden doğru kombinasyonla basması gerektiğini söyler. çocuk bu kombinasyonu bulabilmek için senelerini harcar ve bir gece ansızın bulur ve piyanonun kapağı çıt sesiyle açılır içinden -sana böyle boktan işlerle uğraşmamanı söylemiştim yazan bir not çıkar, çocuk çok sinirlenir ve piyannoyu pencereden bahçeye fırlatır, bu sırada oradan geçmekte olan evin uşaklarından biri piyanonun altında kalıp ezilerek ölür. Çocuk aşağı indiğinde uşağın elinde bir tabanca olduğunu görür ve anlar ki katil uşaktır, bunu nasıl daha önce fark edemediğine hayret eder. 6 dedektiflik bürosu açmaya karar veren kahramanımız İKEA'ya girip kendine masa sandalye takımı seçmeye çalışır ancak diğer dart, lamba, çevirmeli telefon gibi ıvır ızvırlarla birlikte  ayli yüklü bir meblağ tutunca aldıklarını kasada bırakır ve köftecinin yanında çırak olarak çalıştığı eski işine geri döner. Bu arada liseden beri sevdiği kız da karşı dükkanda manikür pedikür işine başlamıştır, ona gizlice bir mektup yazar ve buradan birlikte kaçıp bizi hiç tanımayacakları bir yere gidelim teklifinde bulunur ama mektubun başına onu sevdiğini ve kim olduğunu yazmayı unutacak kadar salak ya da dalgın olduğundan kız bu mektuba bir anlam veremez ve çöpe atar. Bu sırada yoldan geçmekte olan bir bisikletli tümseği görmeyince devrilir ve ikisi birden çocuğun yardımına koşarken aralarında bir aşk doğar. Bir gün evliliklerinin on beşinci yıl dönümünde kız ona sırf neşe olsun diye seneler önceki bu gizemli mektuptan söz eder, adam da o bendim ya deyince kız sevgilisinin salak olduğuna kanaat getirerek onu terk eder ama mahkeme çocuğu babaya köpeği ise kadını verir. 7 boş kavanozların içinde bitki yetiştiren eric bir gün onların hiç büyümediğini fark eder ve bir botanikçiye gider. Botanikçi bitkilerin ölü olduklarını bu yüzden büyümediklerini anlatır, böylece eric onları boşaltır, temizler ve daha yararlı işler için kullanır, mesela reçel falan yapar ama bir gün saksıda birşeyler yetiştirenleri görür ve yeniden bu işe geri döner fakat artık eski hevesi kalmamıştır ve sürekli eski bir korkusuyla yüzleşmesi gerekmektedir, yeni arkadaşı tomsın ona bu konuda destek olur ve tatile falan gittiğinde saksılara su vererek ona yardımcı olur, böylece kendini geliştiren eric kasabada düzenlenen en iyi botanikçi yarışmasına katılıp tam kaybedecekken tomsın ın ona gaz vermesi ve yardımlarıyla kazanır ve böylece mutlu bir final olur.8 Arabalardan çok iyi anlayan bir tamirci bir gün bir yarış arabası grubunda kendine iş bulur, arabalar pite girince tekerleklerini değiştirip camlarını siler ama bir gün iyi silemeyince araba kaza yapar ve bundan dolayı kendini çok suçlu hissederek dağ başında münzevi bir hayat yaşamaya başlar, o sırada hayatına giren yaşlı bir oduncu onun hayatını değiştirecektir. Ama Robiwilyıms öldüğü için rolü bir başkasına verirler ama o da iyi kıvıramadığı için adamın hayatını tam değiştiremez hatta iyice berbat eder adam da oduncudan öyle nefret eder ki şehre geri döner ve intikamını arabalara benzin döküp ateşe vererek alır. kahraman akıl hastanesine kapatılır ama orada yeni bir yeteneğini keşfeder bilime çok meraklıdır evet tamin edeceğiniz gibi bu adam işte o ilk hikayedeki zaman makinesini bulup geçmişe dönen adamdır. ve son.

*son kayıt .kaydedilmeli. 10 saniye olacak melodinin (Rem) üstüne, arapça -burası bir çöl, burada hiç kimse olmaz, ben de yokum, (azalırken) sen, kendi kendine konuşuyorsun. arkada sadece rüzgar sesi olur. Sanki çölün ortasında bir piyano vardır ve arkasında da çadır vardır, çünkü rüzgarın sesi başka nasıl çıkacak.


"insanı bekliyor yer / sabırla telaşlanmadan 
sahra ikliminde / derya diplerinde" *2

"akıllı kişi deneyimlerinden öğrenir, daha akıllı olan başkalarının deneyimlerinden öğrenir"

William Fitzsimmons'un yeni albümünü dinleyince, abijim bu albümü daha önce çıkarmıştın, diye yorum yazmak istedim ama çekindim, umarım, bunu da okumuyordur.


Sizce hangisi doğru?""* 

a mu uygarlığı frappuccinoyu kendi bardağında içmedikleri için batmıştır.
b yazılarda kullandığım şeyin ismi  Forer Etkisi, hem de Barnum Etkisi olarak adlandırılıyormuş.
c abd rakamları 2015 yılı için:
 İntihar: 43.000
 Trafik kazası: 32.000
 Silahlı saldırı: 13.286
 Aile içi şiddet: 1.600
 İslamcı terör: 19
 Köpekbalığı: 1
 yine de köpekbalıklarından çok korkarız
d BROWSER SAVAŞÇILARI  
= acımasız ve vahşi= 
isminde  kuzey kökenli bir trash metal grubu vardır, kara sürmeli uzun saçlı vahşi bakışlı bir de posterleri; Aslında tanısan Uruk Hailer şahane adamlardır ve  On kırık kalkan bir kılıç etmez hit parçalarıdır.
e çocukken geriye doğru çekince ileri doğru fırlayan kaykaylı bir oyuncak Bart'ım vardı, şimdi artık satmıyorlar galiba, göremiyorum hiç.

* canınız çok mu sıkılıyor?  soğuktan dişleriniz mi sızlıyor ? maldivlere gitmek istiyorsunuz ama ufak bir nakit probleminiz mi var? Öyleyse çözüm bu kutuda !! Hangisi, hangi? 

Cats Love Boxes Cats Love Boxes Cats Love Boxes Cats Love Boxes Cats Love Boxes Cats Love  Boxes Cats














Cats Love Boxes Cats Love Boxes Cats Love Boxes Cats Love Boxes Cats Love Boxes Cats Love  Boxes Cats


 



"dağlar sadece dağ, nehirler de nehir değilse de, 
yine de dağlar aslında dağ, nehirler de nehirdir"
                                                    
                                                         zen deyişi



..çok eski bir masal...

...ve günlerden bir gün bir kaplan ormanda özgürce dolaşan bu yerli çocuğun peşine düşmüş. Yerli çocuk koşmuş da koşmuş ve  nihayet bir ağaca tırmanmış. Kaplan tam ona doğru hamle yapıp uzanacakken başka bir kaplan, kovalayan kaplanın tam kuyruğundan ısırmış ve bırakmamış. Başka bir kaplan da diğerinin kuyruğunu ısırmış. Böyle böyle ormandaki pek çok kaplan birbirinin kuyruğunu ısırmış halde ağacın çevresinde saatlerce halka olup dönmüşler de dönmüşler. Ağaçtaki çocuk birbirlerinin kuyruklarına yapışmış halde dönüp duran kaplanları bulunduğu yerden ürpererek seyretmiş. Kaplanlar ağacın çevresinde halka olup böyle saatlerce dönerken elbette çok yorulmuşlar ama dönmeye de devam etmişler. Sonunda bütün kaplanlar döne döne tereyağı olmuşlar ve yerli çocuk da ağaçtan inip, bu tereyağını annesine götürmüş. Annesi de hiç yoktan gelen bu tereyağına çok sevinmiş ve bütün bir kışı birlikte tereyağı yiyerek geçirmişler.
* * *



Maria bir cafeye girdi. Burası üstünde ahşap bir tabelada Değişik Şeyler Dükkanı yazmasına karşın bir müzeyi andırıyordu. Ama bir müzenin aksine herşeye dokunabiliyor ve herşeyi karıştırabiliyordunuz. Çayını yudumlarken sürekli eski siyah beyaz filmler oynatan ahşap bir televizyonu izledi, sonra yaklaşıp sesini açmak istediğinde  yuvarlak düğmenin her çevrilişinde ortasından başka bir siyah beyaz film başlıyordu. bir adam  :  "Sana daha fazla yaklaşmamanı söylemiştim" diye uyardı. "Pekala Mike Ben hallederim" "İyi geceler" ; bir ev ; "Bu Paris'ten aldığımız telgrafın bir kopyası" ; Bir hapishane :   "Zengin biriyle evlenseydim ona vurmazdım, senin yanlış yaptığın şey buydu işte" ; Papyonlu bir adam "Pek yeri değil ama ikinizin bir kömür madeni olduğunu söyledi"  Sonunda  atlı karıncada dönen bir kadın : "Hadi şarkı söyleyelim" diye seslendi ve herkes şarkı söylemeye başladı. Atlar aşağı yukarı inip çıkıyorlardı.

seni 47. caddenin köşesinde bekledim

şimdi köpeği içeri alın

eski oyuncaklar kayboldu

şapkamı bulamıyorum

(bazı şeyler farklı olsaydı
yine de herşey aynı olurdu)

rüzgar pencereleri kapatıyor

köpeği içeri alın

şapkamı bulamıyorum

"Bunu daha önce hiç duymamıştım" diye düşündü maria, oysa bu filmi de izlediğini anımsıyordu. Ahşap eski bir televizyonun içinde daha yüzlerce film vardı. Yanında da bu çeşit yuvarlak hatlara sahip açık sarıdan yeşil bir gövde ve geniş turkuaz sapıyla bir radyo. Frekansların ilki 1920 ile başlayıp sonu 2000'lere dek geliyordu. Bunu çevirdiğinde o yıllarda yapılmış müzikler duyulabiliyordu. Bütün eski radyolarda anonsları hep aynı adam yapıyordu, bazısında çok gençti, bazısında yaşlı. Onu tanıyor muydu?  Ama asıl ilgisini çeken garip bir piyanoydu. Kuzey ve güney yarımküreleri kesilmiş- içi kesilmiş bir turuncu bir portakalın içi her nasılsa öyleydi-, jölemsi bir kıvama sahip şeffaf ve ışıltılı bir şey- sadece ılıman orta kuşağı kalmış bir dünyanın çevresinde önlerindeki trampetleri ekvator çizgisinin üzerinde rappada rappada yürüyerek ve çalarak dönen mekanik tavşanların yanında duruyordu. Bu tavşanlar hem trampetlerini çalarak dönerken bir yandan da hep birlikte kafalarını da sağa ve sola oynatıyorlardı her adımda.  Piyanonunsa mesela fa tuşuna basılı tuttuğunda Alice Harikalar Diyarında'nın o sayfasının Fa sesinden okunuyor hali duyuluyordu ve aşağıda sağdaki pedalına basılınca ses yankılanarak çok uzak bir yerden geliyordu (sanırım kapının yanındaki ara sokağı gören açıklıktan) ve La tuşunda da La sesinde okunan bir sayfasını duyabiliyordu. Maria ellerini tuşların üstüne üçlü birer akor basacak biçimde yerleştirdiğinde ise uyumlu melodik bir uğultu, tuhaf bir ravarva işitiliyordu. Nota kağıtlarının durması gereken yerde ise kitabın ilk kopyalarından birisi vardı Cheshire kedisinden açık halde. "Alice'i çok özledim" diye düşündü. "O, bununla ne yapılması gerektiğini bilirdi." Sönmüş bir biçimde köşeye atılmış bir deniz oyuncağına baktı, -bir bot, timsah, muz ya da ona benzer bir şeydi- Bu 'bulut yiyen ejderha' ve onu sadece havalar çok kötü olduğunda çıkartıyorum, yağmur onu durduramıyor, böylece gökyüzünde dolaşıyor ve dikkat çekiyor. "Son günlerde pek gelen giden yok" diye açıkladı. "Ben, yaşlı Bangogh'lu bir denizcinin anılarını arıyorum" dedi maria. "Bu, bir kitap mı" "Hayır, hayır sadece geriye kalanları" Adam raflara dayadığı merdivenin üstünden bir süre maria'ya baktı, sonunda ne gördüğünü açıklamasa da inip eski bir komidinin alt çekmecesini çekip adam öldüğünde cebinden çıkanları getirdi, metal bir kutunun içinde saklıydılar; balık temizlemeye yarayan çakıya benzeyen bir alet, siyah ve içinde kopmuş saçların da  olduğu siyah bir tel toka, çok öncesine ait yırtılmış karton bir otobüs bileti, birkaç kuru üzüm tanesine yapışmış fıstık kabukları, paslı ve kırık bir konserve açacağı, ucu eğilmiş bir kravat iğnesi (sanırım bazı dolap ya da kapıları açmakta kullanılmıştı) ve siyah beyaz hayli yıpranmış genç bir kadının fotoğrafı. "Bu benim" dedi Maria. "Beni nereden tanıyor olabilirdi ki?"

* Yaşlı Bangogh'lu denizcinin maria'yı nereden tanıdığını henüz bulamamıştım ama aklımda bir kupa tasarımı vardı : beyaz üstü renkli çizim Şahika : N'apıyosun gerizekalının başkanı. ya da poster çizimi ve; ne bakıyosun gerizekalının başkanı. *3


* Fillerin neden büyük kulakları vardır, gergedanların derisi neden o kadar kalın, zürafaların boyları neden uzun ya da kısaca develerin neden boyunları eğridir ? Bunlar çocukların soracakları sorular, onlar öyleler, hepsi bu kadar. Yargılayıcı ya da yadırgayan bakışın ötesinde biraz daha rahat bir yer var;  keep calm and love giraffes

* - (evet zaten) herşey önce bir fikirdi
   -değildi
   -!?
   -düşün bak !!
   -en iyi şeyler bir tasarlama sürecine ihtiyaç duymaz ve bütün iyi tasarımlar onların üstüne inşa edilir, bu sanatta esin gibi, günlük hayatta plansız kendiliğinden gelişen olağanüstü bir gece gibi.
   -gibi, ama yine belli kalıplar ve çerçeveler içine hapis ederek onu kontrol altına almaya çalışıyorsun, çünkü zihin korkaktır. 

anahtar kelimeler : kontrol freak !!! standardize etmek !! güvensizlik !

  - yani düşünürsen hata yaparsın, düşünmezsen zaten hata yaparsın ; görüyorsun ya bu hatayı sen zaten kesinlikle yapacaksın. O halde sakin ol ve biraz rahat bırak, böylece daha az hata yaparsın (ve bunların hepsi sadece seninle ilgili, bir treni bir bisiklet kullanma mantığıyla idare edemezsin ve insanların çoğunun hayatı kabul ettikleri ağırlıkları dolayısıyla gitmekte olan bir lokomotife benzer)

  - ... lost my mind, I completly lost my mind

(Uzaktan gelen baykuş sesleri)


wikipedia'dan bir alıntı ;

Genelde karmaşık problemleri çözmede kullanılan ve bazen çok iyi sonuçlar veren bu yöntem gereğince (tümevarım), önce problem parçalanır ve ortaya çıkan daha basit alt problemler incelenir. Sonra, bu alt problemlerin çözümleri birleştirilerek, tüm problemin çözümü oluşturulur. Ancak bu yaklaşım görmezden gelerek ihmal ettiği parçalar arasındaki ilişkilerdir. Böyle bir sistem parçalandığında, bu ilişkiler yok olur ve parçaların tek tek çözümlerinin toplamı, asıl sistemin davranışını vermekten çok uzak olabilir." çok sevdiğim bir örnekle kurbağayı anlamak için kurbağa kol ve bacaklarından organ organ kesilerek ayrılır titizlikle.

(...)İşte bu özelliklerinden dolayı doğrusal olmayan sistemler kaotik davranma potansiyelini içlerinde taşırlar. bknz kaos ta başlangıç noktasına hassas bağlılık durumu.
bir alet ne kadar karmaşıksa bozulma ihtimali de o kadar artar.

entropinin sürekli artmak zorunda olması.

çeşitlilik ve uyumluluk evrimsel psikoloji ve biyolojinin önemli noktalarından.

 "Öte yandan, hücre seviyesinde entropiye karşı mücadele etmekte nasıl adenozin trifosfat adlı bir nükleotidin işlevleri kilit rol oynuyorsa, evrensel ölçekte de entropiye karşı denge teşkil eden fiziksel süreçlerin varlığından söz edilebilir. O hâlde metafizik bir üst otoritenin var olmasının şart olmadığını düşünen görüşler de mevcuttur."

* mercedes'in yaptığı çarpışamayan arabalar hakkında bir reklam filmini izledim. Eskiden trenlerin kapıları seyir halindeyken açılabiliyordu ve pencereleri de öyle. Hala pek çok çalışan eski trende de böyledir. Ve öyle çok güzel ve rahattı.  
Possibility + Ability = Freedooooom ; 
Ability'i alınca özgürlük kalmıyordu.


* bazen insanlar politikacılara da şöyle demek istemezler mi : Benim adıma o kadar çok konuşuyorsun ki, gerçekten ne düşündüğümü çok merak ediyorum.

* neden böyle sürekli birşeyler değişip duruyor, kendimizi çok güvensiz hissediyoruz, güvensiz hissettiğimizde de mutsuz oluyoruz.  pazartesiyse pazartesi olsun salıysa salı, anlaşalım karara bağlayalım neyse ne. korkak diye hırladı dişlerinin arasından dayanamayıp. (ellerinde olsa güneşi de bir kutuya koyar ve sabahları sadece kendi istedikleri vakitte çıkartırlardı)

* çimenlerin yeşil olması bize neden güzel gelir? Yani mesela gökyüzü yeşil ve çimenler mavi olsaydı nasıl görünürdü? Bunu çirkin buluyoruz, evet; peki ama bu estetik anlayışını bize kazandıran zaten yüzbinlerce yıldır estetik anlayışımızı da biçimlendiren, çimenlerinin yeşil ve gökyüzünün mavi olduğu bir  dünyada yaşamamız değil mi?  

dip not *4
* bir astronot gibi dünyadan taş örnekleri topluyorum, odamda bu amaçla bir arada duran beş altı kadar taş var, ancak sanırım geri dönerken onları yanımda götüremeyeceğim. bunun için üzgünüm çünkü içlerinden birini özellikle çok sevmiştim.

* “Karamsarlık romantik bir tutkudur, iyimserlik bir görevdir.” Peter Ustinov* Children must be taught how to think, not what to think. (Margaret Mead)

*kuzey denizlerinde yüzen tamamen buzdan yapılmış bir yelkenli seyreder, fırtına çıktığında yelkenler aynalar gibi kırılıp paramparça güverteye düşerler ama soğuk bir günde denizin suları  yine donarak başka yelkenlere dönüşür. sakallarında kar birikmiş yaşlı bir kaptanı vardır, ona seslenirsen senden uzaklaşır yoksa güpegündüz baş bodoslamadan gemine bindirebilir

"...kendinden daha yetkin bir şeyin tasarlanamadığı kendilik olarak Tanrı tanımı üzerinde anlaşırlar. Hal böyle olduğu zaman da, Anselmus ateiste şöyle der: "Pekala, Tanrı 'nın, gerçeklikle değil de, yalnızca zihinde var olduğunu kabul edelim. Tanrı 'nın zihinde olduğunu kabul edersiniz, çünkü en azından şu anda Tanrı'yı düşünüyorsunuz, ve bir şey için zihinde olmak da tam tamına bunu ifade eder, yani o anda zihin tarafından düşünülüyor olmak anlamına gelir. Fakat ne var ki Tanrı'nın sadece zihninizde olması ve gerçeklikle var olmaması, Tanrı 'dan daha yetkin bir şey tasarlayabilmekliğinizi ifade eder: Buna göre, biraz önce düşünmekte olduğunuz Tanrı ile tıpatıp aynı, ama zihninizde olduğu kadar gerçeklikle de var olan, ve dolayısıyla daha yetkin olan, bir şey tasarlayabilirsiniz. İşte bu durumda, Tanrı'dan daha yetkin olduğu düşünülebilen bir şey olacaktır. Ama Tanrı, üzerinde anlaştığımız gibi, kendisinden daha yetkin bir şeyi düşünemeyeceğin bir şeydi; oysa sen az önce Tanrı 'dan daha yetkin bir şey düşündün. Bu saçma ve kendisiyle çelişen bir durumdur. Bu çelişik sonuca bizi götüren de, Tanrı'nın gerçeklikle değil de, sadece zihinde varolduğu kabulü olmuştur. O zaman, Tanrı'nın gerçeklikle de varolduğunu, gerçekten varolduğunu..." *5

"Al bir bardak soğuk su iç"


 boş  

"Örümcek  adamın bütün bölümlerini izledim, öyle bir şey yok" diye çıkıştı çocuk aşağıdan; 
şimdi bana el sallıyorlar
içi ışıklı kalabalık bir gemiye benziyorum belki
market kapılarında uyuyan eski köpekler var
Maça Piçu'ya bir biletim olsaydı, hemen yarın giderdim; orada dalgalar çok yükseldiğinde kendi gölgelerinin üzerine yıkılıyorlar.
* * *
Bütün yaz bisiklet sürdüm. Çiğnenmiş tütün rengindeki bulutları tepelerin ardına çekilirken gördüm. 
Çürük elmaların kokusu ve vişne şarabı. (tuhaf ve iç kamaştırıcı, belki kafa karıştırıcı) Böğürtlen de öyleydi ama bitti, sona erdi yani. Ama bu başka bir gündü. 
Sonra yaşlı bir ağacın altında uyuyakaldım. 

  
notlar

*5 alıntı : bryan magee, batı felsefesi tarihi, sf 63
*4 imkansız görünen beraberlik sorusu eklenebilir. bilim teknik dergisinin çok eski sayılarından biri Doç Dr Selçuk Aslan'ın DÜşünme Kutusu sayfasından bir alıntı.
*3  Şahika, tam adı Şahika Koçarslanlı bir Avrupa Yakası -dizi- karakteridir
*2 alıntı : aslında uzun bir şiirdi ve bir çizer çizmişti, kime aitti, eski Öküz dergisinden.
*6 bu blogta pek çok cookies varmış ve avrupa birliği kanunlarınca mı ne benim bunu ayrıca belirtmem gerekiyormuş galiba, evet sanırım oldu.

' Uzay ÇoK Ciddi BiR iŞTiR beYLeR !! '

"Buraya çocuklar ya da büyük insanlar tabutlar içerisinde gelirler, kapıyı çalarlar ve biz de açarız." Maria içinden çıktığı ceviz kaplamalı parlak tabuta baktı. "Az kalsın boğuluyordum" dedi öfkeyle. Ama gökyüzüne baktığında sinirleri yatıştı. Gökyüzü katı ve şeffaf ve bir malzemeyle kaplanmıştı, hayır kaplanmamış gökyüzünün yerinde değşik renklere gidiş gelişler yaparak tüm uzayı kaplayan tuhaf bir şey erimiş gibiydi. İçlerinde çok uzaklarda yanan yıldız ışıkları vardı, şeffaf jöleden süzülen  bu yumuşak ışık gezegene melankolik bir hava veriyordu ve içindeki kıpırtılar da seçilebiliyordu. Çok yükseklerde sarı bir denizaltının bu jölenin içinde ağır ağır yol almaya çalıştığını gördü. Zaman zaman takılıyor ve duruyor, sonra yeniden yola koyuluyordu. "Yiyecek olarak bir şeyiniz var mı diye sordu. Çok açım." "Biz jöle yeriz" dedi çocuklardan biri. "Burada sadece değişik renklerde farklı biçimlerde hazırlanan jöleden başka birşey yoktur. Buna alışkınım dedi maria. Dünyada muz kızartması, muz suyu, muz salatası ya da patates kızartması, patates yemeği, patates ezmesi dışında birşey olmayan pek çok yerde bulundum. "Ama biz onları gökyüzünden topluyoruz" dedi çocuk. O yüzden bu kutsal bir yiyecektir. Eliyle bir bölgeiy işaret etmişti. Gökyüzünün o bölgesi zalimce kaşıklanmış gibi dışarıya doğru hunharca deşilmişti. "Hiç bitecek gibi değil" Benim geldiğim yerde dedi maria "jöle yoktur." Çocuk gözlerini kısarak kuşkuyla baktı. Mesela şimdi buradan oraya kadar boşluk varya. evet anlamında başını salladı çocuk. İşte o boşluk gibi büyük bir boşluk var evrenin heryerinde. "Pöh saçmalık" dedi çocuk. "Evrenin hiçbiryerinde jöleden başka bir şey yoktur" "Evet çünkü bu bilimsel bir şey" diye atıldı kızlardan biri. Pek çok denizaltı oralara gitti ve gerçektende jöleden başka hiçbirşeyin olmadığını getirilen örneklerde açıkça görüldü. Hatta biliyor musun dedi yaklaşarak, içerikteki şeker oranı evrenin neresine gidersen git aynı kalıyormuş. Bu da bütün jölenin aynı kaynaktan yayıldığına dair bir kuramı destekliyor. Tabağımdaki turuncu jöleyi kaşıklarken burada uzun zaman kalabileceğini düşündü maria, tadı harikuladeydi. Burada anladığım kadarıyla hiç gece olmuyor dedi maria. Çünkü dönmüyordu. "Hayır zaman zaman" yıldızları işaret ederek "Kapanan lambalar gibi sönerler". "işte o zaman gece olur" diye açıkladı çocuk. Tabağındakilerin sonu gelirken masadakilerden birine "peki siz neye inanırsınız" diye sordu maria şaşkınlıkla. "Biz kurabiyelere inanırız" dedi çocuk. "Nasıl?" "Kurabiyelerin çok muhteşem şeyler olduklarına.. çünkü fırından yeni çıkmış kurabiye gibisi yoktur..ama böylesi de öyle kolayından bulunmuyor" "Hayır yani..." diye konuşacakken bir an sustu, bu konuyu açmaması belki daha iyi olacaktı. "Sencede bkurabiyeler harika değil midir" diye üsteledi masadaki çocuklardan biri. Cevabını da merakla beklediğini ve kelimelerini şimdi çok dikkatli seçmesi gerektiğini anladı maria, çünkü bir sessizlik olmuştu. "E evet bence de harikalar" diye konuştu. Masadaki canlı ve neşeli hava böylece geri gelmişti. Maria bir eşiği geçtiğini, artık onlarla arkadaş olabileceğini ve bir süre burada kalmaktan mutluluk duyabileceğini hissediyordu. "Kup kekler de var ama onlar o kadar iyi değil" diye destekledi çocuk iyice bu yakınlığı pekiştirmek istercesine. (İçlerinde de jöle vardı elbette ve üstlerine de yine jöle sürüyorlardı)
(kendi yaptıkalrı iş olarak bir yığın saçma meşgaleyi sayıp döktğkten sorna)
"peki sen ne yaparsın"
"ben evreni haritalandırmaya çalışıyorum" dedi maria. "Ama doğrusu pek ilerleyemedim"
"Ben jöle toplayıcılarıyla altıncı gruptanım, o ise gemilerin tamir ve bakımlarıyla uğraşıyor, şişman olansa görünüşüne hiç bakma yaşadığımız ve uyuduğumuz tünelleri kazıyor." "neden evlerinizi dışarıda inşa etmiyor da tüneller de yaşıyorsunuz ki?" Çünkü ışıktan ötürü uyumak mümkün olmaz" "Ama duvarların üstüne eğer bir çatı ile kapatırsanız, ışık içeri giremez". Birbirlerine baktılar. "sen gerçekten de çok değişik bir insansın, Böyle fikirler aklına nereden geliyor?" ."Geldiğim yerlerde bana benzeyenler böyle evlerde uyurlar". "çatı ile kapatmak" Kendi aralarında konuşmaya dalmışlardı. Maria da dolaşmak üzere gezgin çadırlar karnavalına doğru ilerledi.



*(tura girmyen not, ayrıntı atlarını satarkenAtı zaten satacaktık sadece iyi para vermelerini umuyorduk.)
 'Hesap yapabilen at' numarasını denedik, elden çıkarmadan önce bize bir şeyler daha kazandırması için. Marla ata bir çarpım ya da toplama soruyor, altı kere iki  ve at da bir ayağıyla bir toynak vuruşu -bu on demekti- diğer ayağıyla iki toynak vuruşu bu da iki demekti yapıyordu, bu da oniki anlamına geliyordu. Fakat bu numara çok karışık gelmişti, kalabalıkta işlemlerin sonuçlarını zaten kendileri de hesaplayamayanlar vardı. Aslında kalabalığın büyük çoğu burada insanların neden bir atın başında toplandıklarını merak ettikleri için toplanmışlardı. Böylece bir iki defa daha yüksek sesle tekrarladık numarayı coşkuyla.  "bayım bu sıradan bir at değil" diye başlıyordu ufak gösteri. Nihayet aralarından akıllı gibi görünenlerden biri "bu bir numara" diye bağırdı. "Hesabın sonucunu atın kulağına şu herif fısıldıyor"  -beni işaret ediyordu. 

* "Nispeten genç bir evrende yaşıyorsunuz" dedi. "Sadece 13.5 milyar yıllık taze bir geçmişiniz var. -böyle hesaplamıştınız değil mi, tamam- Bazı şeyleri yoluna koymak için biraz zamana ihtiyacınız var. Al bunu.  Mesela bu bir bira açacağı. Gördüğüm kadarıyla onları kapaklı olarak üretiyor ve üst üste istifliyorsunuz. Ve giderek çoğalıyorlar.-heryerde onlardan görüyorum, kasalar dolusu, kamyonlar dolusu- İşte bununla onları açıp içebilirsiniz artık. Fazla karmaşık bir mekanizması yok. Bak şurdan kapağın tırtıklı kısmına... "
Onu hayranlıkla izliyorduk. 
m@ria / soul of....





Sert Kahve // 

Birinci Kısım //

Uzak bir şehirden gelen telefon 


Sokağın sonu. Bozkır başlıyor. Boş asfalt yol bozkırın ortasından geçip gidiyor.  Son binaların önünde bir telefon kulübesi. Huan’ın konuşması yarım kaldı. Sokağın karşısında kirli ve terli birkaç köpek var. Burunlarından çıkan buharla yaşlı birer lokomotife benziyorlar. Yol kenarında kuru çalılar. Tek tük dağılmış cılız birkaç ağaç dışında sararmış boş bozkıra ve buraya geldiği ödünç eski arabaya bakıyor Huan. Geri dönmek üzere. Yukardaki pencerelerde sigara içen kadınlardan biri izmariti sokağa bırakıp camı kapatıyor. Telefon çalıyor. Li. 

“Çok fazla zamanım yok” 


Sert Kahve // 

İkinci Kısım //

Huan ve Li’nin sırları

'ilkbahar uyumuyor, çiçekler zerafetle açıyor'

Huan birdenbire aslında söyleyecek önemli birşeyinin olmadığını farkediyor. 

“Rüyamda seni gördüm dün gece. Bir pasajın derinliklerinde loş bir dükkandı. Daha doğrusu sen olduğunu sandım.   Çok tuhaftı” 

“Toplantıya girmeliyim Huan” Söyleyebileceği daha hafif kelimeler aranırken toplantı odasının kapandığını görüyor.  

Gömleğinin kolunu katlıyor yavaşça Huan. Bıkkınlık veren bir sıcak hissediyor. Ödünç arabayı mahallesine bırakıp odasının bulunduğu apartmana yürüyor sonra. 
Güneş hala gökyüzünde ısrarla parlıyor.

Turuncu kıyafetli kel bir budist rahibi  anımsıyor. “Burada çok sıkılıyorum” dediğini bir defasında. Ellerinde lapa kıvamında pirinç tasıyla aşağı bakıyorlardı. Kırmızı kiremitlerle örülü çatılarıyla dumanı tüten tek katlı evler,  yeni ekili tarlalar.  


Sert Kahve // 

Son Kısım //


...


1

Otuzlarına yaklaşan genç bir adam kaldığı boş odaya bakıyor. Aklında yarım kalan bir telefon konuşması var. Genç bir kadın uzak bir şehire kendine yeni bir gelecek aramak üzere gitmiştir. Seneler önce vedalaştıklarını anımsıyordu. Bir ayrılık konuşması olmamıştı. Ancak ikisi de düne kadar birbirlerinin sesini duymamışlardır.  Telefonu kapatmak zorunda olduğunu söylemişti genç kadın. Toplantıya girmek üzeredir. Geç saatlere dek çalışıyor. Yalnız yaşıyor. Uyumak için bir kadeh şarap içiyor ve eski filmlere bakıyor. Sonra bir başka sabah karanlığı ve yeni bir gün.

2


Beyaz gövdesini baştan başa geçen tek bir çizgisi var uçağın. Piste doğru alçalıyor. Genç adam ona hediye olarak kırmızı bir kurdeleyle bağlanmış teneke bir kutuda özel bir çay getirmiştir. Burası kalabalık ve bol gökdelenli bir şehir. Ara sokaklardan geçiyor, dar merdivenlerden gürültüsüzce çıkıyor, ince duvarlı tek göz bir eve giriyorlar.   Neşeli birkaç konuşma, genç adam yolda hazırladığı birkaç hikayeyi anlatıyor. 
Ölçülü bir baştansavma dağınıklığı var evin. Birbirlerini etkilemek ve yeniden şans vermek istemektedirler ancak sürekli bir çaresizlik duygusu sızıyor. Kahve içiyorlar dışarıda. Yumuşak bir sessizlik. Bir bankta. Durgun gölün kıyısında. O anın içinde ve ötesinde hiçbir şey yok. Yıldızlı bir gök boşluğuna bakıyorlar sanki. Biraz önceki halleri daha değişikti. Birbirlerine çılgın da olabildiklerini mi göstermeye çalışmaktaydılar. Tuhaf sözler, alışılmadık mimikler. Kışkırtıcı, heyecan verici, sonra gizli bir merakla birbirlerine bakmışlardı.

Gece, birlikte ışıl ışıl gürültülü bir salonda ateri oynadıktan sonra birbirlerine yeniden gülümsemeye çalışırlar. O ortama yabancıdırlar kendilerini hiçbiryere ve hiç kimseye ait hissetmemektedirler. Hayatları boyunca kendilerini en yakın hissettikleri kişi o an yanlarındadır ve konuşacak hemen hiçbirşeyleri yoktur. Sürekli birbirlerinin moralini yüksek tutmak için durumu kurtarmaya çalışır gibi bir havaları vardır.


Sonra kadın onu bir restorana götürür bir akşam. İşte burası, burasının şusu ünlüymüş falan diyerek. Sessizce gelen yemeği yerler birlikte, yemeğin hiçbir özelliği yoktur. Son paralarını da bahşiş olarak bıraktıkları için yürürler.


3


Pencere camının kuruyup dökülmüş macunlarını çıkartıyor adam. Genç kadın geldiğinde onu bütün gün dolaşıp bulduğu kahverengi bir avuç macunla rüzgar sızmasın diye pencerelerin kenarlarını doldururken buluyor. Televizyonda çok eski bir filmin tekrarı oynuyor. Bir süre onu seyrediyor gibi yapıyorlar.  Görüntüler değişirken odaya gri bir aydınlık yayılıyor. Talihsiz bir hava var. Bu son gün.


Uçak ertesi akşam yeniden yükseliyor. Havaalanında olağandışı bir uğultu var. Hiçbir ses belirgin değil. Genç kadın yalnız başına eve geri dönüyor. Şehir aşağıda yavaş yavaş küçülüp kayboluyor.


* * *