Anlatıp bitirdikten sonra bir an durup "Ben" diyebildim bir rüyadan uyanır gibi. "Bu masalı hiç bilmiyordum" 

"Birgün" demişti Marla bedenini kavuran ateşin, ruhuna çöl rüzgarı gibi üflediği tuhaf rüyalarında sayıkladığı sesiyle; "Bu toprakları terk edeceksin. Seni ayışığında yürürken gördüm." Gözlerini açtı. "Gölgeden başka hiçbirşeyin olmadığı serin ve karanlık ama uçsuz bucaksız bir yerdeydin ve seni adım adım takip ettim ama ben yoktum, sadece seni izleyen bakışım vardı; hiçbir nehrin susuzluğunu gidermediği bir ülkenin sokaklarında dolaştım ve seni buldum, eğer bütün kalbinle ararsan beni orada bir yerde yeniden bulacaksın, buna eminim" dedi. "Bahçedeki su sesi ve çiçek kokuları da kaybolmamış olacak" Kaderin yazıldığı mürekkebin, rüyaların ve masalların yazıldığından daha başka olduğunu sanıyordum o yıllarda; insan bir rüyada hiçbir şeye şaşırmamalı, ama dalgın bir hale gelmiştim. Bana söylediklerini seneler sonra sanki uyuyunca gördüğüm bütün rüyaların bizi kumlardan koruyan çadırın içine doldukları tuhaf bir çöl gecesinde anımsadım. Yola çıktığımda ise aklımda bunlardan hiçbiri yoktu.

Tur Dağı Paramparça / Roman *



kara makas / arka kapak





karalama defteri / gerçek şu ki !!


* Akşam karanlığında toplanırken pazar dağınıklığı. Asfaltın üstüne devrilmiş birkaç adam boyundaki demir direkler, pazarcıların arasında gerilen kalın ve kirli muşambalar katlanıyor. Kamyonların ışığında kendi haline bırakılmış gibi duran arazide kar lekeleri, araziyi çevreleyen bazı çalılar, rüzgar bazen ağaçları silkeliyor. Parçalanmış kasa artıkları, meyveleri kaplayan kağıtlar, kirli gazete yumaklarıyla kamyonların önünde yakılmış ateşleri besliyor. Kulakları kapatmaya çekilmiş bereler ve omuzlar kısılmış ve parmaklar açık birilerine sesleniyor. Birkaç direğin arkasında yıkılmak üzere olan başka brandalar. İyice karanlık bir köşeden satılamadan dökülmüş ve çoğu parçalanmış karışık bir sebze yumağının kokusu yayılıyor. Boş ahşap tezgahların arkasında sağlam ve dolu kasalarını kamyonlara yükleyen ya da sigara içerek sessizce duran bazı adamlar. Henüz dağılmamış beyaz ışıklar altında ışıklı bir peynir vitrini. Genç bir kızın elinde büyük kara bir bıçak, bıçağın ucunda başka bir topak peynirle açık tenekelerin arasına yürüyor. Burası pazar kalabalığı saatlerinde pek hissedilmese de hafifçe bayırdır. Bayırdan aşağı pazar arabalarıyla hızla gelen  son birkaç kadın da acele adımlarla yanımızdan geçiyor. Omuzları iyice kısılmış başka adamlar başka karanlıklarda başka ateşlerin başında üşüyorlar. Ateşin üzerine kağıt bir bardakla benzin gibi bir şey atıldığında ateş birdenbire harlanıp kırmızı uçlarının ucundan kopan kara parçalarla  göğe yükseliyor.  Bu yanmış kara parçalar dün gece yağan iri kar tanelerinin sanki bir cevabı gibi aşağı yukarı aynı büyüklüktedir. Alacakaranlık hava, görünmeyen bir kamyon ışıklarını bir anlığına kapadığında tam karanlığa dönüyor. Böylece ileride neredeyse bir Lunapark girişi kalabalığı ve aydınlığındaki canlı köşe birdenbire belirginleşiyor. Zaten o tarafa gidiyorum. Ama pahalı da olsa satılmamış da olsa bugün dikkatle tek tek piramit biçiminde dizilmiş tezgahtaki aynı ciddiyetle ve hala kaybolmamış bir  özenle eski kasalarına gururla yerleştirilen domatesleri görüyorum; beyaz lahanaları saran büyük dış kabuklar açılıp yayılmışlar, mısırların koçanları sarı püsküllerin arasında içi içe ve dağınık haldedir, yarısından kesilmiş içini gösteren turuncu kabaklar artık sadece bir lira. Parçalanmış narların içlerinde ışıldayan kırmızı parıltılar, tehlikeli ve umursamaz bir kadın gibi. Az önceki  ölü ve büyük balıkların kırmızıya boyanmış ahşap çember  tezgahlardaki yanyana ve boş bakışlarını anımsıyorum. "Şimdi, bu iyi olmadı" der gibiydiler. "Şimdi, bu hiç iyi olmadı" diye aklımdan geçiyor. Yanımda biri olsa belki bunu ona söyleceğim. Limon almak için az önce geri dönmüştüm dar bir ara sokağa doğru ufak bir tezgah. Dikine çevrilmiş bir kasa. Limon belki biraz yeşil soğan. Demet demet bağlanmıştılar ince bir iple. Orada da başka ateşler vardı. Başka kirli önlükler başka adamlarda. Tek başına yanan çıplak ve sarı ampuller vardı tıpkı buradaki gibi yanyana tezgahlara doğru esneyen uzunca bir ipe dizilmiş. Yukarıdan aşağıya, yukarıdan aşağıya. Pazar şimdi sanki hiç seyircisi olmayan bir panayır gibi. Bir kalabalığa hazırlanılmış ama burada bizden başka hiçkimse yok. Soğanın yarım kilosu 4 lira diye okuyorum ki mümkün değil. Ama yaklaşmak istemiyorum. Bu tuhaf etiket kafamın içinde böyle kalsın. Limon kasalarının içine yayılmış eski gazeteler gibi : Yendik mi Lan!! Oyuncakçının yerlere serili plastik ve tuhaf ve çoğunlukla tamamen anlamsız oyuncakları renkli mika eşyalar, büyük parçalı karton yap-bozlar, plastik ve ahşap mandallarla iç içe halde ve tuhaf ışıklar gidip geliyor. Sonra bu ıslak ve kirli oyuncaklar. Bazı renkli ufak lambaları var ve öylece gidip geliyor ışıklar bir hat üzerinde renklenerek. Sonra hep birlikte yanıp söndükten sonra yine gidip gelmeye devam ediyorlar. Bir süre ona baktım sadece. Çünkü neden ?? Buradan sabun köpüğü üfleyen zamazingolardan almıştım bir kaç tane ve beyaz kenarlıklı şeffaf kapağının altında küçük demir bir bilye vardı, dikkatli olursan çukura denk getirebilir, böylece bir şeyin, bir canavar? bir ejderha? bir yılan? tam gözüne oturtabiliyordun. Ve bir tane de mandal almıştım, aklımda 'mandalayı algılayışım tarzım' gibi neredeyse komik bir şaka vardı ama adam bana herhangi bir şey sormadan o ahşap mandalı uzatmıştı. "Ya al bunu sktr git " kafasında heralde "Yok para istemez" Sonra aklıma 3 kilosu 5 lira olan şeyler geldi, muz, mandalina, boşluğuna denk gelirse bazen patates bile olabilirdi. Her şey çekiliyordu, bu büyük karmaşa kendi kendini kamyonlara paketleyip sıkıştırıp yok eden büyük bir canavar gibi. Tanrının unuttuğu terk edilmiş kasabalardan toparlanan bir panayır gibi. Yarının unutlduğu kaybolmuş bir mevsim gibi. Birkaç saat sonra tamamen karanlık ve boş sokaklarda dağılmış ve parçalanmış bir kaç kasa ve tezgah parçaları dışında hiçbir şey kalmayacak. Kek kalıbı satmayan, hatta bundan neredeyse gücenen, satmadığına mı yoksa bunun kendisine sorulmasına mı gücendiğini anlayamadığım yolların kavuştuğu büyük T'nin merkezindeki plastik acayip şeyler ve tuhaf desenli modası çoktan geçmiş tencereler satan tezgah da toplanıyordu. Son ampüller de dizildiği iplerden çekiliyor. Yolu kapatan kamyonlar doluyor, dörtlülerini yakıp söndürüyor. Pazarın tavanını ayakta tutan demir boruları kirli ve kalın brandalara saran ince halatımsı bazı parçalar ayaklar altında eriyen karla çamura karışmış halde. Kıyafetler satan adam herşeyini toplamış boş ahşap tezgahlarında şimdi hiçbir şey yok, ama onları çekmiyor, toplamıyor; kaldırıma denk geldiğini sandığım bir yükseltide yalnız başına ve hiç kimseye seslenmeden sadece duruyor. 
"Yanlış bir şey mi var?" 
"Yo, hayır, yanlış hiçbir şey yok" 
"Peki neden?" 
"Ne,  Neden?" 
Uzak bir ses:
"Koy çuvala vur duvara, domates bu domateees"
İkimizde sessizce içeri doğru bakıyoruz. 
Yaklaşan son bir kadın olmalı. Hedef gözetilerek yapılmış son bir atış. Belki akşam televizyonda birşeyler vardır.
Bu pazarın son parçası. Sonra bir boşluk. Sadece karanlık bir ara sokak. Aceleyle yaklaşmaya çalışan talihsiz ve sıradan bir araba, buradan geri dönmek zorunda. Şimdi saati değil. Bütün bu boşluğun sonunda yalnız başına küçük ve boş bir tezgahın başında başka biri var. Genç bir adam, alçak taburesinde oturuyor. Beresi ve paltosu var. Sokağın başında birkaç sokak köpeği ona şüpheyle bakıyorlar. Ben de ona şüpheyle bakıyorum. Sonra bazı köpekler havlıyorlar, ben de onlara havlıyorum ama yetişmek mümkün değil. Çok coşkulular ve birdenbire aniden dönüp bir yerlere doğru koşmaya başlıyorlar, ardından geri dönüyorlar, bir süre yanında yürüyüp sonra bayırda tıslayarak geçen başka bir kamyonete oldukça yürekten başka bir havlama daha. Karşıya geçip bira alacağım dükkana giriyorum. 

*İnsanlar mevcut problemlerini çözecek biçimde kenti şekillendirildiğinde nihayet New York'a varıyorlar. New york böyle uzaktan, yukardan sanki bir bilgisayarın anakart devrelerine benziyor ya da bir işlemci gibi düzgün ve iyi işliyor. İnsanlar bu noktaya vardıklarında çıkan sonuca bakıyorlar ve bunun iyi bir çözüm olmadığını anlıyorlar. Şimdi herşey daha iyi olmalıydı ama öyle görünmüyor.

* politika dediğin şey, diplomasi ve esneklik sanatıdır. Buna yaklaşamayacak olanların buna yaklaşmaması rica olunmalıdır.

* Dedem anneannemle yürürken zaman zaman gülerek iki eliyle ittirir gibi yapıp "Atayım mı bunu ha, atayım mı, size cici anne alayım ha?" diye sorardı. Torunlar da o günkü ruh hallerini ve anneannenin onlara nasıl davrandığını gözden geçirir ve bazen "at" derlerdi. İşte o vakit anneannem şöyle sessizce bir bakardı "Vay be... At ha?" der gibi. Sonra bir şekilde dedem gönlümüzü alır ve atmamaya ikna ederdi. Bazen insanların o günlerde anneannem gibi hissettiğini sanıyorum: "Vay be... At ha..."

* Soru: Buddha iyi midir? Düşünce: Kötü olamayacağına göre muhakkak iyi olmalıdır. Öyleyse Sonuç: Buddha'ya bakarak neyin iyi neyin kötü olmadığına karar verebiliriz. Oldu mu? Olmadı. Peki neden olmadı?

 'İyinin ve kötünün ötesinde bir yer var, seninle orada buluşacağız.'






Gerçek şu ki :

"Eee, gemide neler yaptın? Anlatsana!"

Tuvalet kapısının yanındaki iskemleye oturur anlatırdım. İsteğim dışında itildiğim bir yaşantının içinde başka bir yaşamı hatırlamak hoşuma gidiyordu. Kendimi kaptırıyor, dinleyicilerimi unutuyordum, ama bu pek uzun sürmüyordu. Hayatlarında hiç vapura binmemiş olan kadınlar bana sorarlardı : "Ama yine de ürkütücü değil mi?"
Korkmak için ortada bir neden göremiyordum.

"Ya aniden derin bir yere gelir de batarsa?"

Patron kahkahalar atıyordu. Gemilerin derin yerlerde batmayacaklarını bilmeme rağmen kadınları bir türlü buna inandıramıyordum.

Kocakarı, vapurun suyun üstünde yüzmediğine, yolda giden bir araba gibi nehrin dibinde tekerlekleriyle gittiğine emindi.

"Eğer gemi demirdense nasıl yüzer ki? Balta yüzebilir mi hiç?"

"Peki ya kova neden suda batmıyor?"

"Kıyasladığın şeye bak! Kova küçüktür, içi boştur"

Smuriy'den ve kitaplardan söz ettiğimde bana kuşkuyla bakıyorlar. Kocakarı, kitapları, budalaların ve kafirlerin yazdığını söylüyor.

"Peki ya Zebur? Kral Davut'ta mı öyle?"

"Zebur kutsal bir kitaptır. Zaten Kral Davut bunu yazdığı için Tanrı'dan af dilemiştir"

"Bu nerede yazılı?"

"Avuçlarımda! Seni ense kökünden bir yakalarsam, görürsün nerede olduğunu!"

Her şeyi bilir, her şeyden kendinden emin bir tavırla ve tuhaf bir dille konuşurdu.

"Piyoçorka sokağında bir Tatar ölmüş, canı da katran gibi simsiyah bir renkte ağzından akıp gitmiş!"

"Can, yani ruh, gözle görülür bir şey değil ki!" diyecek oldum, ama kocakarı aşağılayıcı bir tavırla bağırdı : "Bir Tatar'ın canı da mı? Budala!"

Patronun genç karısı da kitaplardan korkardı.

"Kitap okumak çok zararlıdır, özellikle genç yaşlarda" diyordu.

"Bizim orada Grebyoşka'da iyi bir aile kızı okudu, okudu, sonunda bir papaz çömezine gönlünü kaptırdı. Papaz çömezinin karısı onu öyle bir rezil etti ki, korkunç! Hem de sokakta, insanların içinde..."

Bayan Smuriy'nin kitaplarından aklımda kalan sözleri kullanırdım. Ne başı ne de sonu olan bu kitaplardan birinde şu yazılıydı: "Gerçek olan şu ki, barutu hiçkimse icat etmemiştir. Herşey gibi barut da birçok küçük gözlem ve keşfin sonunda ortaya çıkmıştır"

Nedenini bilmiyorum ama bu cümle iyice hafızamda kalmıştı. Özellikle şu iki sözcüğe vurulmuştum: "Gerçek şu ki" Bu sözler bana inandırıcı geliyordu ve onlarda bir güç hissediyordum. Bu sözler yüzünden pek çok acı çektim. hem de gülünç acılar... Hayatta böyle şeyler olur...
Bir gün patronlarım vapur hakkında yeni bir şeyler anlatmamı teklif ettiklerinde "Gerçek şu ki, anlatacak bir şeyim kalmadı" cevabını verdim. (...)

Ekmeğimi Kazanırken, sf 204,  M.Gorki



* Carl Gustav Jung, ‘Kuramlarını iyi öğren, ama yaşayan ruhun mucizesine dokunduğunda onları bir yana  bırak!

’* Oynanan ilk basketbol karşılaşması 9'ar kişilik iki takımdan 18 kişi ile oynanmış ve yarım saat sürmüştür. Sonuç  nettir : 1-0.  
  
Satrançtan pek anlamayan bir adam Fisher'ı neden sever mesela? Mesela Fisher hayatta ve formdayken, uluslararası federasyonu,  içinde Fisher olmayan bir dünya satranç şampiyonası düzenlemek zorunda bırakmıştır... Bazen işi öyle bir noktaya götürmüştü ki, "evet uluslararası federasyon ne diyor, ne yapacak ve şimdi bakalım Fisher ne demiş ve ne yapacak..." ...yani Fisher'ın bu noktadan sonra kaybetmesi artık burada tamamen önemsiz bir ayrıntıdır .

düz adam : savaşta ve aşkta 
düzadam sizi karmaşık askeri manevralarla yormaz :
Ya orda tepeden aşağı bi açıklık gördük çıktık ki, döndük baktık, herkes ölmüş bi biz kalmışız.
-düz adamla yürü, hayatta kal-
düzadam sizi oyalamaz, yarı yolda bırakmaz: O zaman bayram sonrası nişan işini hallederiz, sene dolmadan yaz başında da düğünü yaparız.

savaşta ve aşkta düzadam.
düzadam sizi onlarca yıl kiralarda süründürmez, daima bir yolunu bulur:
Ya önce bacanağın yanına geldik, o da gecekondu yapmıştı, sonra ertesi yıl karşısına arazinin olduğu yere tapu dağıtılacağı haberi gelince bilmem nesi.... 
-düzadamın şimdi evi var, bir şekilde yeni iş de bulacak, düz adamı takip et, hayatta kal-
düzadam güvenilirdir : evet onu en çok kendi evinin mutfağında değişik hareketlenmeler içinde yakalayabilirsin.  ooo baldız baldan tatlıdır, 
-düzadamla evlen için rahat olsun-

savaşta ve aşkta düzadam.
hayatta mı öldü mü kaldı mı endişesi yaratmaz, geç falan gelirse muhakkak aşırı anlaşılır bir mazereti vardır : Yav halı sahadan dönerken arabadan tık tık bi sesler geldi onu götürdük sanayiye başında bekledik iki saat, yemeği yediniz mi.
-düzadama hiçbirşey olmaz-
Ama o parfüm kokusu, peki ya ruj izi endişesiyle yaşamak istemiyorsan düzadam alternatifsiz tek seçimdir : Bak bu kokudan beğendiysen 4 kutusunu yirmi liraya bırakıyormuş, sıktılar bana da getireyim beş altı paket, oda parfümü de var aynısından.
-düzadamın açıklamaları basit, yalın, anlaşılır ve makuldür-
-ama iş gezisinden geç dönerse...
-dönmez.
-ama kaç oldu saat, ya başına bişey geldiyse...
-gelmez.

savaşta ve aşkta düzadam.
düzadam kışları hasta olmaz ; siz ufak bir açıklıktan soğuk girdi diye ateşlenir, evde iki gün bitki çaylarıyla yorgan döşek dolaşırsınız ama o rahattır, mercimek çorbasının yanına soğan kırmıştır, açıklaması da budur, öfkelenmeyin, mercimek çorbasının yanına soğan kırın.
O sözü söylerken acaba bir şey daha mı demek istedi diye düşünmek istemiyorsanız, içiniz huzursuz, her türlü tedirginlik, anna kareninalık hüzünlerle çalkalanmasın istiyorsanız düz adamla olun 
-ama tam şeyi kasteder gibiydi, yoksa ama... 
-kastetmemiştir.

savaşta ve aşkta düzadam.
yolda kalmak istemiyorsanız düzadamla dolaşın, düzadamın akbili bitmez. düzadamın oturduğu evin elektiriği ya da suyu kesilmez. Akıllı olun, peşini bırakmayın; O, sezgileri ve sağduyusuyla tarihe yön veren bir efsanedir, stabilitesiyle toplumdaki dengeleri korur, tüm marjinallerin karşısında tek başınadır, gemileri yüzdüren hafifliği veren boşluk gibi değildir, o salmandır, alt ağırlıktır, gemiler böylece sağa sola yatsa da devrilmezler, düzadamın bayramda uzak akrabaları gelir, yılbaşında kola alır ve tombala oynar, akşamları tek şekerli ya da şekersiz çay içer, çocuğu kızsa belli saatten sonra eve gelemez ama çok da sıkmamak lazımdır yoksa olmadık bir herife kaçar, oğlansa askerden dönene kadar tam erkek sayılmaz, adam olsun ekmek tutsun, gerisi hikayedir, hayat ona vız gelir, varoluş sıkıntısından haberi yoktur, varoluş neden zaten bir sıkıntı olsundur, aids, Capgras Sendromu, Cotard Sendromu kıvır zıvır enteresan isimli hastalıklar yanına bile uğramaya çekinirler düzdamın, düzadam böyle şeyleri affetmez ve odunla kovalar, o bir efsanedir, o düzadamdır.

savaşta ve aşkta düzadam.
böyle bir çizim ve yanına kadın karakter onun eline de oklava.
Böyle kadını oklavalı ve erkeği de sopalı bir süper ikili çizilebir, adamın ağzının kenarında bi sigara vardır -hmna kodğmn.. diye fısıltı benzeri bişey çıkar ağzının yanından.
M.stcının çizgileri çok uygun buna.

çevremizde gördüğümüz her şey bir zamanlar tek bir noktadaki aynı şeyin değişik ve farklı yollar izleyerek başkalaşmış başka başka halleri olur ve zaman bittiğinde herşey yeniden başlar.

ben de  bütün beatles albümlerinin olduğunu sanıyordum ama bir gün  bir albümü henüz daha hiç dinlemediğimi farkettim, "please please me / with the beatles" aman ne heyecan, sanki zannedersin Morrison Hotel'den bir katı üzerime yapmışlar ya da  Beatles yeni albüm çıkarmış, gerçi benim için biraz öyle oldu. İşte öyle şeyler falan iyi oluyor...
Enteresan ruhlar ve diğer tüm o gizemli şeyler kitabı, asiti kaçmış kolanın şarkısı özel bölümü 84.baskıda eklenmiştir)  II Cilt 27sf.


*Gacquoil'in tüm çabası korveti dalgalara karşı ayakta tutabilmekti. Çünkü dalgaları ve rüzgarı yandan yiyecek olurlarsa alabora olmaları kaçınılmazdı.
"Kılavuz" dedi kaptan,"nerdeyiz?"
"Minquiers'lerin üzerinde."
"Ne tarafında?"
"Kötü olanında"
"Dip nasıl?"
"Sivri kayalarla dolu."
"Dibe oturabilir miyiz?"
"Her an ölebiliriz" dedi kılavuz.
Kaptan dürbününü batıya çevirdi ve Minquiers kayalıklarını titzlikle inceledi. Sonra doğuya yönelip, ufuktaki yelkenlileri izlemeye başladı.
Kılavuz kendi kendine konuşur gibi devam etti:
"Bunlar Minquiers'ler. Burası güleç martıyla, kara örtülü büyük martının Hollanda'dan göç ettiği zaman dinlendiği yerdir"
Bu sırada kaptan yelkenlileri saymıştı.
Gerçekten de karşılarında tam anlamıyla savaş düzenine geçmiş sekiz gemi vardı. Gövdelerinin su üstünde kalan kısımları açıkça görülüyordu. Tam ortalarında da üç katlı, iri gövdeli bir gemi seçiliyordu.
"Bu yelkenlileri tanıyor musunuz?"

Victor Hugo, 1793, sf 95 

"...Kurmacanın kaynağı doğrudan gerçeklik olabileceği gibi, gerçekliğin türlü türlü yansıması, dilleşmesi de olabilir. Hatta malzemesi tamamen bir buluşa dayanabilir. Burada tayin edici ölçü, o malzemenin hangi 'anlamlar' çevresinde bir araya getirildiği ve (yapısının) nasıl kurgulandığı sorusu etrafında oluşur. Yani içerik ve biçimin sentezinde ortaya çıkan 'çok anlamlı' mesajlardır. Öyleyse : Kurmaca metinde 'doğru-yanlış' sorusu geçersizdir. Edebiyatın sorusu, 'Bütün bunların anlamı nedir? ... ' sorusudur."

Veysel Atayman, Ekim 2004, İstanbul, 
Victor Hugo'nun 1793 Devrimi isimli romanına yazdığı önsözden


*hey jack neyin var senin? (karısı; kendine bir iş aramıyor / işte olanlar bu dedi/ benim çocuklarla kalmam gerekiyor ... bk.) ukulele ile çalınsa hiç fena değildi aslında. üç geniş şapkalı meksikolu da vokalde olmalı.

* herkese dağıtmak için bir model karton gözlük yapabilecek olsaydım, bir gözüne yargılamayan ve yadırgamayan bakış, diğer gözüne de romantik aşkı da içeren sevgi bakışı konulurdu. Ancak bunun entellektüel bir tartışma sonucu ikna yoluyla ulaşılabilecek, 'kazanılabilecek' bir şey olmadığını söyleyebilirim, bu bir espri anlayışı ya da ona benzer bir şey gibi, belli bir kavrayışla içten görülebilen birşey ve çok güçlüdür,  ben de yok ama çok harika bir şey, güzel kokuyor, hayranlık uyandırıyor, ondan bahsetmeyi seviyorum...

* ünlülere en çok benzeyenlerin seçildiği bir yarışmaya zamanında Ciguli bizzat kendisi katılmış ancak sadece üçüncü olabilmişti. Yani düşünüyorumda Elvis Presley muhtemelen bu kadarını bile başaramayabilir şimdilerde.


etrafa kömür tozları saçan ve buhar püskürten kara lokomotif 
karlı çamurun içinde  ağır ağır yol almaktadır.

fillerin renkleri yeşil olsaydı, o kadar güzel görünmezlerdi. Otlar sarardıkları zaman sonbahar gelir. Buzlar aslında mavi olmasalarda öyle görünürler.  etrafa kömür tozları saçan ve buhar püskürten kara lokomotif karlı çamurun içinde  ağır ağır yol almaktadır. (Bu yazının ismi olabilir) Hayvanat bahçeleriyle ilgili hiç türkü yoktur yada herhangi bir türk sanat musikisi eseri. Sanki dünyada böyle bir şey hiç yokmuş gibi davranırlar. Bence Töbank isminde bir banka hiç olmamalıydı.Yalnız kitaplarda olduğunu sandığım ve gerçek hayatta tam neye tekabül ettiğini bilmediğim şeyler var. Kapının mandalı, redingot, kehribar rengi herhangi bir şey. Evet sanırım bu kadar. Birer satır atlanarak okunursa  hiçbir bok olmaz. Ölü adamlar gezmeye gitmez, sana pamuk şeker alayım mı? Tüccarlar dükkanlara ya da toptancılara mal satan insanlardır. Senenin belli bir zamanında ağaçlar yarı gövdelerine dek suyun altında kalırlar. Aniden bastıran sağanaklarla ormanı kaplayan suyun içine dalındığında hala yeşil otlar yosunlar gibi görünür. Sağa bak -Niye? -ya sen bi bak çok güzel bir şey olacak (bakar) Şimdi sola bak (bakar) Sonra ahenkli bir tekerlemeyle -Sağa bak, sola bak, ne bakıyon lan denilip şak diye karşıdakinin suratına bir tokat akşedilir. Kır çiçekleri, gazoz ve balonlar. Mutluluk neden sığ bir duygudur? Belki sadece çocuklara ve sokak köpeklerine yakışıyor. Çilek reçeli, kırmızı bulaşık eldivenleri ve  eski bir saatin içinden gelen ahşap çarkların tıkırtıları. Milyonlarca yıllık evriminde bir kanat, geriye doğru hafifçe kıvrılır. Bir de başımızı elleriyle sıkıştıran büyük abiler vardı çocukken.  Kafamız ellerinin arasındayken  -başın sıkışırsa bana gel, derlerdi. Dünyada köpeğe benzeyen ve hatta bizzat köpek olan şeyler güzel. Köpek köpek köpek. Köpekler kısaca Hav der. Bir yaz günü güneşin keyfi çok yerindeyken bir yolcu tozlu toprak bir yolda yuvarlandı. Age of empires' ta işçi ölümleri son bulsun, kampanyamı imzala. Besin zinciri teorisi gerçek olsaydı bizim de kurt ve aslan yememiz gerekirdi öyle değil mi? Koyun, kuzu falan ot yer, aslan kaplan da onları yer. Bu durumda bizim de aslan kaplan yememiz gerekiyordu. Peki neden tuttu bu teori bu kadar çok?  Eski hikaye: Estetik kuramların ya da sağduyuya daha yatkın olan teorilerin belirgin çekiciliği. Aynı sebepten yüzyıllarca yüksek bir yerden bırakılan biri ağır diğeri hafif olan iki cisimden, elbette ağır olanının yere daha erken düşeceği kabul edilmişti. Ya da atılan bir taşın enerjisi bitince şak diye düştüğü teorisi, oysaki bir ivme çizer. Yani bunları sınamak yada ilkini birazcık bile düşünmek yeterliydi ama yapmadılar. Aslında  pek çok konuda da hala böyledir. Yemekler bazen iyi değil. Bütün tariflere aşçı da dahil. Kendini herhangi  bir şey anlatmak için kesinlikle yorma. Çölün gri kumlarının üstünü örtüp kumlara gömdüğü gizemli kadın. Yeraltının taş labirentlerinde tek başına dolaşıyor. Masal kitaplarıyla dolu bir masal kilisesine baskın veren yüz elli atlı çocukları dışarı çıkartıp bütün kitapları yakarlar. Bir de Buddha'nın tatata'sı vardır ; şeylerin böyleliği, her nasılsa öyleliğini hakkında. Köpekler bayat bir kemik bulduklarında onu kâh şöyle kemirir, kâh böyle kemirir (ler) -Bugün kesinlikle hayatımın en kötü günü -Harika bir hayatın varmış. Tozlu raflarda yıpranmış makosen ciltler de bulabilirdi o kadın dolaşırken mesela makosen de böyle bir kelime. Cangılın sığ kıyılarına vurmuş ve çürümekte olan belki on adam boyundaki derin deniz yaratığının biçimsizliğine baktım. gökyüzünde yaşayan şato. Kapısına gelenleri yiyip yutarak besleniyor ve kemiklerini pencereden aşağı tükürüyor. Başka bir sahil için başka bir ay gerekmemesi, yeni bir gün için daha başka bir güneş gerekmemesi. Bir zamanlar futuring dizayn olarak düşünülmüş şeylerin şimdi hüzünlü bir nostaljisinin olması. Uçakta iken uçağı kendinin doğal bir uzantısı olarak görmek, uçuyorum duygusu, korkuyu ortadan kaldırabilir.  Seyrettiği bir şeyin içine düşme teması, sanırım Ezop'tan başlar. Kuyuda ay gören aslan yakından bakmak için eğilir ve içine düşer ama ay artık orada değildir, nereye gitti diye bakınınca göğe çıkmış olduğunu fark eder,  ancak şimdi kendisi kuyudadır. Geçmişe gitmek mümkün müdür? -Biz şu anda hali hazırda geçmişi yaşıyoruz. Bütün bunlar çok daha önce ve aynı böyle oldu. Peki şeytan kimdir? Rejim yapan bir insan için nutella pişiren aşçı şeytan olarak görünür. Vietnam'da Hang Son Doong mağarasında yüzeye yakın kayaçlardaki dikey yarıklardan aşağı süzülen yağmur, mağaranın tavanından aşağı düşerken önce bir araya gelir. Mutluluğun formülü sizce nedir? Bunlar kızlarım Tatyana ve Okşana, neden onlara şehri gezdirmiyorsun?  Böylece toplanan sağanak, bir şelale gibi mağaranın içindeki gizli bir göle dökülür. Pasaklı kedi bit pazarı bir isim. Pek çok rakam var, 3 bunlardan biri. (Bir yerden ötekine giderken) Açmaya kıyamadığın bir kurşun kalemin olur ve bir film seyredersin belki. Ama televizyonda da hiçbir şey yoktur bu saatte ve vapur tuvaletleri hep kokar. O aklıma geldi şimdi. Kendi kendini söyleyen şarkı. Anafora kapılan bir kayık tamamen başka bir yere çıkar. Loş gölgelerin üst üste yıkıldığı karanlık ve derin bir ölüm vadisinin yamacında bize bir hikaye anlatmıştı ama şimdi anımsamıyorum. 

(ukulele ile çalınır)

kirli merie'nin şarkısı

kasabaya dün geldim (yei yei yow)
Etrafta hiçkimse yok (yei yei yok)
Savaşta tek bacağımı kaybettim (yei yei yow)
Tıpkı bir korsan gibi ama at üstündeyim

Poker masasında dört kişi var oyunda
Ama Donsuz Joe hepsini ütüyor
Kasabanın dışında Kirli Merié dans ediyor

ona 50 cente pasta fırlatabilirsin
1 dolara herşeyini çıkarır
Ama ben 5 dolar verdim
son param ve ona verdim (yei yei yow)
5 dolar -bum bum- (yei yei yow)

Merié'nin adamları çok kızgın, çok öfkeli
Ama şimdi hepsi ölü tek tek baktım (yei yei yow)
Teneke kupada kahve içtik  
Çöl rüzgarları fena kuru, bu iyi değil
Donsuz Joe, Kirli Merié ve ben
Kasabadan ayrılıyoruz (yei yei ayrılıyoruz)
Kasabayı terk ediyoruz bu gece (yei yei ayrılıyoruz)

Belki demiryoluna iner ve bir posta treni soyarız
Bütün gün mektupları okur  ve  rom içeriz
(yei yei içebiliriz, içmeli )
güneşin altında sıcak rom
ve Donsuz Joe'nun hileli kartları
5 dolar -bum bum- ve çöl rüzgarları

Bu Kirli Merie'nin şarkısıdır (yei yei yow)
Bu o Kirli Merie'nin şarkısı (yei yei yow)
O balçık kıvamında sert kahveler yapar
ve Karnaval zamanı Batıya süreriz

(Bu bir hikayeye dönebilir buradan başlayıp çünkü mektupları okurken önemli bir tanesine rastlarlar ki bu bir aşk mektubudur, onu yerine ulaştırmaya karar verir ve yola çıkarlar ancak kişi yerinde değildir ve olaylar gelişir)

                                                                 
© 1938 John Gutmann  

 ruhi bey kimi zaman öyle çok değil de yani zaman zaman 
kendini  yazan, sürekli ondan bahseden, bir şair hayal ediyor

onu sanki böyle çok yakından tanıyor da mı yazıyor
yoksa kendisinde onu mu buluyor  da mı yazıyor
burası hiç açık değil, zaten soramaz da 
öyle biri var mı, varsa kim, 'hem onda ne buluyor'

 bu zeytin ve çay gibidir (öyle değil mi ya)
(yani zeytin ve çay nasıl desem ??) sanki kimsenin olamaz !!

28.03.2016 volkanay

karalama defteri ...
*gökten süzülerek inen kurabiye adamlar, ama üst üste konup yere dokunduklarında çayda eriyen bisküvilerin rengine ufalanıp yumuşarlar  ve değişik bir mamaya dönüşürler. Bu dönüşümü seyirci kurabiye adamların gözünden takip edebilir.
* Herşeyin çok ama çok yeni olduğu, çok ama çok eski zamanlarda…
(maria alternatif başlangıcı)


*Shopenhauer mi Leibniz mi ? O mu bu mu, O mu bu mu çabuk söyle !!!
"iyi ya da kötü, elimizde tek bir durumda olan sadece bir dünya var. Yargılama şansımız yok, biliyorsun"
köpekler romanının çıkan sayfalarından Fuat'ın (şimdiki Suat'ın repliği) o yeniden fuat olabilier ve bu konuşma da belki geri konabilir.
*gizemli canavar, uçabilir ama kanatları görğnmez, küf gibi kokar ve toprağa değerse hemen ölür. (kaynak;tabi, you tube)
* şu minvalde pek çok ortaçağ masal ve fantastik hikayesi bulunur, ben de bir tane yazacaktım ancak  didaktik hikayelerden haz etmediğimden, herneyse ;
ana tema şudur : 
  => Şeytanla pazarlık yapma.
 => Şeytanla anlaşma yapma.
mesela bunların birinde annesinin mezarı başında dileklerde bulunan bir genç kızın karşısına bir peri ya da ifrit dikilir ve kara kediden üç tüy koparmasını bir şey dileyeceğinde bu tüyü işte ne bileyim yakmasını ya da puff demesini falan söyler. Hikayenin devamı hep aynı şekilde neticelenir, dilekler gerçekleşir ancak öyle fena şeyler olur ki genç kız hem dilek dilediğine, hem de perinin, ifritin,  şeytanın artık her ne egzantrik yaratıksa onun söylediğini takip ettiğine pişmanlık duyar ve hep çok geçtir. ("ve çok geçten / daha kötü bir şey de / yoktur hayatta" Bk.)
*Oprah Winfrey : Bir şey size doğru gelmiyorsa, o şeyi yapmayın.
(Çünkü bir şey size yanlış görünüyorsa muhtemelen bunun nedeni o şeyin sizin için doğru olmamasıdır)
* Geceyarısı lambur lumbur sallanan trafik levhalarından birini söküp* götürüp odaya asan halimle, şimdi gerekli gereksiz yolun  her tarafına  trafik levhaları dikmeye, uyarılar sokuşturmaya, emi'ler döşemeye uğraşan şu can sıkıntısı veren halimi karşılaştırıyorum da...  Pifff :/// (*Ya U dönüşü yapılmaz ya da sağa dönüş yasaktır, düz gidin minvalinde birşeydi)
* ilk ve orijinal ukulele'nin gövdesi çatlaktır, çünkü cennetten düşmüştü
* there is nothing important
* The Standing Ovation Model : ayakta alkışlama modeli hakkında ek; Eğer kritik eşik aşılmışsa örneğin kalabalığın üçte biri ayağa fırlamışsa kalanlar da yavaş yavaş kalkarlar ve sonuçta herkes oyunu ayakta alkışlamaktadır. Burada ilginç bir nokta var. Herşeye rağmen ayağa  kalkmayan kişi, dışarıdan bakıldığında kalabalığın nazarında adeta bir PROTESTOCU gibi görünür, yani oyunun iyi olmakla beraber ayakta alkışlanmaya değer bulmadığı halde (VE SEYİRCİLERİN DE EN AZ YARISI onunla aynı fikirde olmalarına rağmen) tek başına aykırı, marjinal bir protestocu gibi görünür. Bütün salon ayakta alkışlıyor ve biri inatla oturmayı sürdürüyor hatta oturduğu yerde alkışlıyor ??!! Aslında kalabalığın büyük kısmı onunla aynı fikirde olmasına rağmen farklı bir davranış içindeler ve ona ise adeta  bir PROTESTOCU bir AYKIRI bir MARJİNAL gibi bakacaklardır. Böyle bir insanın birlikte oraya geldiği topluluk arasındaki durumu ne olur?
(michigan university /  model thinking / coursera.org / Scott Page) gerçeği algılarken kullandığımız değişik kurgu gözlükleri üzerine düşünürken aynı derste şununla karşılaştım : ' Correlation is not Causation !!! ' "...whatever just without a model just based on pure data " (Lecture : The Big Coefficient vs The New Reality 03:16)   --otlar, neden otlar,vadi yeşil olsun diye mi, hayır. otlar, otlar ve vadi yeşildir-- bu arada hakiki tosun paşa benim!!
*Tur dağı / ikinci kitap ek bölüm yazılabilir onsayfa kadar , ejder kafalı adamın hikayesi.
"...ve ay dünyaya ne zaman çok yaklaşırsa zincir de aşağı doğru sallanır, öyleki adeta dokunacakmışsın gibi yakına gelir. Eğer bir gün ona tutunabilirsen sen de aya tırmanabilir, onunla birlikte gökyüzüne dönebilirsin..."
Kız böylece ayın tepelere yaklaştığı  bir akşam yola çıkıp Tanca'ya varmış ve oradakilerle gerçekten çok iyi anlaşmış.
Son kelimeleri yolun kenarına çekilip saklandığımız yerde söylemiştim. Tozu dumana katan iki atlı dört nala ortaya çıkıp göründükleri hızla kaybolmuşlardı.
"Sarayın habercilerinden olmalılar"  dedim. Çantalarındaki işlemelere bakılırsa öyleydi. Önemli bir haber taşıyor olmalılardı, pek yarış yapar gibi bir halleri yoktu. Yolda gördüklerinin listesine bizim de eklenmiş olmamızdan rahatsızlık duymuştum. Koparttıkları toz hala yatışmamıştı. Ürkmüş atımızı yoldan çekip yüklerini indirirken  "Peki sonra ne olmuş" diye sordu Marla.  "Babasını bulabilmiş mi?"
"Hayır" dedim öfkeyle. "Gittiği yerde bir prens bulup onun dönmesini bekleyen sevgilisini unutmuş ve bulduğu Prensle evlenip onunla sonsuza dek mutlu yaşamış"
"Masallarda hiç kimse bir başkasına aşık olmaz" dedi Marla. "Bunu sen mi uydurdun?"

karalama dfr...

age of empires II / dark age

görselle desteklenmeli

bu minnet ve hakkı geçmek olayları iyice düşünülürse görülür ki bu aslında bir dipsiz kuyudur, çünkü ta karanlık çağda taşların kenarını sivriltmeyi ilk aklına getiren adamdan, ateşi bulan madama kadar geri gitmek zorunda kalırız, sakin olmak lazım.
food: 300  wood : 200  gold: 100
new sheeps found
ilkokulda karanlık çağlara denk gelen yer siyah olduğundan o çağda güneş hiç yok, hep karanlık sanıyordum, seneler sonra, pek çok kişinin de aynı ...
birkaç ders buldum nette, onları takip etmeye ve ingilizce öğrenmeye çalışıyorum.

coherence : tutarlı bir biçimde açıklama, tutarlılık, uygunluk

tutarlı bir biçimde açıklama eğilimi, kendimiz hakkında yarattığımız ilüzyon benliği besleyen temel nedenlerdendir.

entail : şarta bağlamak, yol açmak

şarta bağlamak, ticaret yapma eğiliminin bir dışa vurumudur.

embodies : somutlaştırmak, cisimleştirmek, içermek

turuncu bir kedi. öğleden sonrası sarmanı.
bu, güneşli bir günün gevrek ve lezzetli sessizliğidir.

assembling : toplanma, birleşme, bir araya gelme

legolarla yaptığımız evi söktüğümüzde o ev şimdi nereye gitmiştir ve daha önce neredeydi ?

presentiment : içe doğuş, sezgi

iki boyutlu yüzey boyutuna bırakılan bir elma, daire olarak algılanırdı, öyle anımsıyorum.

alienation : yabancılaşma

bir adım geri çekilerek, hali hazırda bulunulan durumu  idrak ve farkındalık sürecine girildiği düşünüldüğünde ...

subsequent : daha sonraki, takip eden

önce büyük bir karanlık, sonra boşluk.  koyu balçık kıvamında zehirli bir iksirin kaynadığı göz yakıcı bir sisin içinden nefesini tutarak ve sessizce yürü.

aleviate : yatıştırmak, bastırmak, dindirmek, hafifletmek, içine su serpmek

orada masal yok. teselli yok, sebepler yok, açıklama yok.

unleashed : zincirlerinden kurtulmuş, salıvermek

güneş her gün gökte hareket halinde göründüğünden, binlerce yıl onu gökyüzünde havalı arabasıyla  oradan oraya dolaşan güşlü bir tanrı olarak hayal ettiler; Masalsı olmasa da efsanevi zamanlardı. Ayda uyuyan yalnız bir kadın her gece sessizce ağlar, yıldızlar gök boşluğunda huzursuzca titrerlerdi.

pertain (to) : ait olmak, ilgili olmak

500 food 'un varsa, bir lumberjack bir de değirmenin bir çağ kapanır, karanlık çağ sona erer. daha 17 yaşında bir çağı kapatıp başka bir çağı açmış olmaktan gururlu ve mağrursundur, Fatih bile İstanbulu aldığında yirmi küsür yaşındaydı,vay be, oyunu buradan bir yerden kaydetmek istersin.

Feodal age  . . .

binaların mimari üslupları değişiyor, şimdi tahta çitleri -evet, tahta- surlara çevirmenin tam zamanıdır

keşke Keltleri alsaydım ama ya, kaleden 25 golda elite woad raider çıkıyordu.

"İnsanların düşünmekte ve düşündüklerini çekinmeden söylemekte özgür olmalarını gerekli kılan nedenleri ve yasağa karşın bu özgürlük ya kabul edilmediği ya da sağlamlaştırılmadığı taktirde bundan insanın düşünsel ve dolayısıyla da ahlaki bünyesine gelecek zararlı sonuçları böylece gördükten sonra; şimdi de aynı nedenlerin, insanların kendi düşüncelerine göre davranmakta, yararı ve zararı yalnız kendilerine ait kaldığı sürece, bunları diğer insanlardan gelen maddi ya da manevi bir engellemeye uğramaksızın ..."

Özgürlük Üstüne, John Stuart Mill, Üçüncü Bölüm, Mutluluğun Öğelerinden Biri Olarak Bireysellik

Bu çağda haritada altın görünce doğrudan yumulmak lazım hacı, çünkü Hayvanadamların A1 yani lokomotif parçalarında da bize hatırlattıkları gibi bir Paladin hala  75 altına çıkıyor.

oyunun en son versiyonundan bir kare


Castle age beginning...

Bu çağda üniversite gelişmeleri ufak ufak yapılmaya başlanmalıdır, öncelikle tabi kaleden dibine ok atma gelişmesi çok önemlidir. Gelişmeleri hızlandırmak için üniversitenin yanına kaynaklar yeterliyse ikinci bir fabrika daha yapılır, pintilik edilmez.

 "karmaşık görünen yapı ve yapı tanımlayan istatistiki grafikler aslında çok basit bir kuralın işletilmesi sayesinde olduğu defalarca görüldü. Kuralın bir mantığı olmasına gerek yok, değiştirildiğinde hemen ardından resim de baştan sona değişiyor, ancak çiçek dürbünündeki gibi taşların ve düğmelerin tamamen baştan savma durumu -rasgele seçilen kural- işletildiğinde daha büyük ve hadi gizemli diyelim bilemediğimiz başka bir yapı gereği -çiçek dürbününü özellikle örnek veriyorum çünkü bu dürbünde yapıyı biliyoruz- toplamda bize oldukça "romantik" biçimde yorumlayabileceğimiz anlamlı bir resim veriyor, sonra dürbünü az daha çevirince, -kuralı değiştiriyoruz -derste mesela kural 110'a geçince yine başka bir örnek -pattern- çıkıyor. Burada dikkatimi çeken nokta sosyal bilimcilerin yorumlamayı çok sevdiklerini bulup yorumladıklarında kendilerini özel ve anlamlı hissettiren kümelenmeler -aggregation- de yine kurala bağlı rasgele oluşabiliyor. Kuralda ufak bir oynama değişim varolan istatistiki bilgi kümelerini alıp başka bir yere götürebilir. (scott E.Page'in ders notlarından) elma,muz ve kokonatın irrasyonel döngüsü, kolektif seçimlerde -inanılmaz-. bak adam yani gene şuraya geliyor : each part is rational, but collectiv part is not rational. BU paradoks matematiksel olarak olayın mantığında var, sadece sosyal bilimde felsefe de şu ya da bu değil, burada tamamen bir düşünce deneyi yaptı, devreye insanların rasyonal olmayan seçimleri girmedi, kararsızlıkları, duygusallıkları, ansal değişimleri tamamen dışarıda bırakıldı, ama sonuç değişmedi, sadece sonuç DAHADA NETLEŞTİ. (preference aggregation dersi üçüncü hafta yedinci ders sanırım) anahtar kavramlar : olay uzayı, kümelenme, ilke -kural-,  düşünce deneylerinde tanımlanmış -deneyimlere bağlı bilgi ya da sadeleştirme sonucu ortaya çıkartılmış 'fantastik biçimde basitleştirilmiş aslında gerçekdışı' olay uzayında."
 Kısaca  : "öyle olmayabilir ancak öyle olur"


Bu çağın dünyadaki karşılığı avrupa menşeili bakış açısından "aydınlanma dönemi" olarak da geçer, öyleyse aydınlanalım bakalım

mindfullness egzersizi (kaynak internet)
. Özetle, şimdi şu an derin bir nefes alın.
. Okumaya devam ederken, bu sefer dikkatinizi yavaşça etrafınızdaki seslere getirin.
. Şimdi de vucüdunuzun sandalyeye yaptığı basınca getirin
. Nefesinizi bir 30 saniye izleyin. Sonra makaleye geri dönün.

tamam, artık yeterince aydınlandığımıza göre yeni bir çağa geçebiliriz, bu arada nüfus hayli artmıştır.

İmperial age
bu çağda baştan savma yazıların hepsi silinir, kişinin canı sıkılırsa oyunu kapatır ve televizyona bakar bir süre, olmadı kalkar çay yapar, bilmem ne.

* * *

Kadıköyde aceleyle arka koltuklarına atladığımız laz taksici caddeye çıkan ara sokak trafiğine lanetler edip duruyordu. Biraz sakinleştirmek için ön koltukların arasına uzanıp "Kaptan, maç dağıldı ya biraz önce, bu onun trafiği, bak cadde de tıkalı"dedim.

"Hayır, HAYIR, HEP BENİ SİNİR ETMEK İÇİN, BEN biliyorum" diye hırlayıp mırıldanmaya devam etti. Nilay'la göz göze gelip, sessiz ve tedirgin halde koltuklarımıza geri yaslandık. Adam gerçekten de gördüğü bütün arabaların sadece ve sadece onu sinir etmek için yollara dökülüp her tarafı kapattıklarına tam bir kesinlikle  inanmıştı ve bunu tartışmak istemiyordu. Cebimde elime gelen sonuna dek sıkılmış  diş macunu tüpünü çıkarıp, arkasını dişlemeye koyuldum.





"Can you tell me why the bells are ringing? 
Nothing's happened in a million years"
                                 
Jazz Police / Leonard Cohen

Jazz Polisleri

David Thomson fa bemol minör çalarken si'ye de basarken yakalandığı için senelerdir jazz polisleri tarafından aranan 8 de 7 kusurlu bulunmuş, uzun zamandır meteliksiz bir Jazz piyanistiydi. Yapmaması gereken biçimde New Orleans'a geri dönmüştü. Elinde eski bir kitap vardı, Jazz polislerinin dayandığı ve onu suçladıkları geleneksel Jazz teorileri kitaplarından bir farkla ayrılıyordu. Daha fazla esneklik ve yeni sistemlere açık bırakıyordu. Eski otoritelerin birkaçı tarafından imzalanmış görünüyordu. Belli ki David Thomson'ın kafasında buraya gelirken yeni bir planı vardı.

"Burda ne işin var"

"Bu tarafa doğru bakma"

"Her tarafta aranıyorsun ve sen..."

"Bu kitabı al, onlara götür"

"Olmaz"

"Neden olmasın, tek yapman gereken..."

"Olmaz, çok uyduruk çünkü, daha fazla devam edemeyeceğim"

"Pekala"

"Uzatma"

"tamam"

"Neyse"

 *  *  *